Düşlerimiz
Her birimiz, düşler görür, etkisinde kalır, yakınlarımızla bazı düşlerimizi paylaşır, bazılarını ise bir sır gibi saklarız. Düşlerimizden etkilenmemizin en önemli nedeni, düşlerin, savunma mekanizmalarımızı en az işletebildiğimiz anlar olmasıdır. Savunma mekanizmalarımızın zayıf düştüğü düşlerimizi hatırladığımızda, ‘Bu düş de neyin nesiydi?’, ‘Çok saçma bir düş gördüm’, ‘Alt tarafı bir düş’, ‘İyi ki gerçek değil’, ‘Bu düşteki ben olamam’ vb. şeklinde kendimizi rahatlatmaya çalışsak da, bazı düşlerimiz unutulmayan gerçek anılarımız arasında yerini alır, onları unutamayız.
Psikiyatri bilimi; savunma mekanizmalarının, insanın çatışma, kaygı veya stres yaratan durumlar karşısında ve bu durumlarla baş edebilmek için bilinçdışı olarak devreye soktuğu psikolojik yol haritaları olduğunu öne sürer. Öyleyse, düşlerimiz sırasında savunma mekanizmalarımız zayıflamış, gördüğümüz düş ve o düşteki kendimiz hakkında strese giriyor olmamız ve birçok düşümüze dair ‘Çok saçma bir düş gördüm’ vb. şeklindeki sözlerimiz, strese girmemek için kullandığımız yeni bir savunma mekanizması olarak görülebilir.
Savunma mekanizmalarımızı ne dış dünyaya ne de kendimize karşı tümüyle etkisiz hale getirmek mümkün değilse de; düşlerimiz, kendimizi, gerçek benliğimizi, iç dünyamızı tanımak açısından önemli bir kanıt.
Dr. Karen Horney’in (kendisi 1913 yılında Berlin Üniversitesi’nden tıp doktoru olarak mezun olmuş, psikiyatri alanında uzmanlaşmış bir kadın bilim insanıdır) kitaplarıyla 90’lı yılların başlarında tanıştım. ‘Nevroz ve İnsani Gelişim’ isimli kitabının, düşlerimizi konu ettiği bölümleri, düşlerime dair yaşadığım stres, kaygı ve çatışmalarda beni güçlü kılmış ve böylece kendimi, gerçek benliğimi, iç dünyamı tanıma yolcuğumda ufkumu açmıştı.
Dr. Karen Horney’e göre; düşlerimiz, Prof. Sigmund Freud’un iddia ettiği gibi ‘şifreli mesajlar’ değil, insanın gerçek benliğine açılan, en doğru, en samimi pencerelerdir. Düşlerimizi çözmekle uğraşmak yerine onları iç dünyamızla buluştuğumuz bir araç gibi kullanmalıyız. Kâbuslar olarak nitelediğimiz kaygı ve korku dolu düşlerimizdeyse idealize ettiğimiz benliğimiz ile gerçek benliğimiz arasındaki uçurumun farkına varırız.
Kendimizi, gerçek benliğimizi, iç dünyamızı tanımak istiyorsak, iç çatışmalarımızın farkına varmak zorundayız. İç çatışmalarımızın neler olduğuna dair içinde sayısız ipucu barındıran kâbuslarımız (kaygı ve korku dolu düşlerimiz) hakkında, ‘İyi ki gerçek değil’, ‘Bu düşteki ben olamam’, ‘Çok saçma bir düş gördüm’ demek doğru değil. Bir düş olmasına rağmen, unutulmayan gerçek anılarım arasında yer almayı hak eden böyle bir kâbusu, tam da Dr. Karen Horney’in kitaplarını okumamın ardından kısa bir süre sonra görmüş olmam, kendimi tanıma yolculuğumda epey mesafe kat etmemi sağladı.
O sabah uyanmış, geceden gün ışığına benimle birlikte gelen kâbusun yarattığı dehşet duygusuyla sarsılmıştım. Kâbusta, elimde bir gazete var, gazete okuyorum, gazetede siyah-beyaz bir fotoğrafta gözlerimin içine bakan ve yüzü tanıdık gelen bir kadın fotoğrafı görüyorum, dikkatli bakınca tanıyorum, apartmanımızın en üst katındaki dairede iki küçük oğluyla birlikte yaşayan kadın bu. Adeta gözlerimin içine bakan fotoğrafının altında da haber, ‘İki çocuğunu acımasızca uykularında boğarak öldürdü!”
Kâbusumu en küçük ayrıntısına kadar hatırladığım birkaç dakika içinde aklımdan geçen düşünceler; ‘Eşinden boşanmış, tek başına hayat mücadelesi veren ve üstelik iki yaramaz oğlan çocuğa söz geçirmekte zorlanan bu kadını düşte de olsa katil yapmak utanç verici’, ‘Merdivenlerde sık sık oğullarına bağırıyor hatta onlara beddua okuyor olması onu bir katil olarak nitelemene haklı bir gerekçe olamaz’, ‘İnsanlar hakkında kötü ve önyargı içeren düşünceler geliştirdiğinin farkında mısın’, ‘ İnsanları anladığını, hoş görülü olduğunu söylüyorsun ama öyle misin gerçekten’, ‘Peki ya senin çocukluğun, bu kâbusta o nerede’, ‘Ya annen bu kâbusun neresinde’, ‘Annene hala kırgınsın değil mi?’, ‘Kırgınlıkların ve öfkenin bu denli bastırılması, inkar edilmesi, seni insanlara karşı alttan alta daha katı yapmış olamaz mı?’, ‘İdealize ettiğin o kişi hani hiç kırılmaz, öfke duymaz, merhametli biriydi?’, ‘Hepimiz insanız ve zayıf düştüğümüz, hatalar yaptığımız zamanlar olacak’, ‘Bu kabus nedeniyle kendini suçlaman gösteriyor ki; hemen her durumda suçluluk duygusu içinde kıvranıyorsun, oysa sen de bir insansın ve hata yapman, kırılman, öfkelenmen çok doğal’ olmuştu. Dr. Karen Horney haklı olmalı; insan kendisini, iç dünyasını, en çok da iç çatışmalarının bir ürünü olan kabuslarında tanıyor.
Kendime, gerçek benliğime, iç dünyama yaptığım yolculuklar bana şunu öğretti; iç çatışmalarımızın sonu yok. İyi ki de yok, dalgalı bir denize benzeyen iç dünyamız, dalgaların kıyıya vurarak ona şekil verdiği gibi, düşlerimiz aracılığıyla kıyılarımıza vuran iç çatışmalarımız bizi daha bir kendimiz, daha bir insan kılıyor.
Küçük bir not: Dr. Karen Horney’in ‘Nevroz ve insani Gelişim’ kitabının ve tüm kitaplarının okunması dileğiyle.
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
