Özgürlük Çığlığı
Bir insanın arzuladığı, keyif aldığı bir şeyi tek başına yapabilmesi, kişisel yaşamında önemli bir aşama olmalı. Tek başına bir şeyler başarabilme halinin verdiği mutluluğu, en net bir şekilde çocuklarda görürüz. Ne var ki çocukların bu mutluluğunu paylaşmayı ihmal ettiğimiz gibi; çoğu zaman tek başına başardıkları bu eylemlerin sonuçlarının tehlikeli olacağı yönünde telkinlerde bulunur; başarıdan mutluluk duymalarını değil sonuçlarından korkmayı öğretiriz. Hatta daha da ileri gidebilir tek başlarına yapabilecekleri pek çok eylemlerini, küçümser, ayıplar, hatta yasaklarız.
Yasaklar, çocuğun düşünebilme; düşündüğü, hayalini kurduğu şeyi gerçekleştirebilme potansiyelini sakatlar. Hepimiz çocukluğumuzda en çok şu sözleri duyarak büyüdük; ‘yapma’, ‘kurcalama bozacaksın’, ‘koşma düşersin’, ‘sesiz ol’, ‘sesini duymayayım’, ‘kapa çeneni’, ‘sen yapamazsın, bırak şunu’, ‘tehlikeli sularda yüzüyorsun’…
Bu baskı ve yasaklar, pek çoğumuzda belki bir ömür sürecek olan, spesifik bazı konular gündeme geldiğinde ve bu konulara ilişkin eylemlerimiz sırasında ketlenme, donup kalma ve o eylemden vazgeçme ve bu tekrarlayan vazgeçişlerse, kendimizden vazgeçme sonucunu doğurmuş olmalı. Çevremizdeki insanlara onları sadece görmek değil, anlamak için baktığımızda, kendinden vazgeçmiş çok sayıda insan görüyor olmamızın nedeni de bu.
O gün çadırdan tek başıma ve çok erken saatte çıkmış, kumsala inmiştim. Günlerdir denizi, yüzmeyi bilmemenin verdiği acıyla seyrediyordum. Yine öyle olmuş; önümde mavi ipekten bir çarşaf gibi uzanan denize hüzünle bakıyordum. Tatilde okumak için yanımda getirdiğim roman kahramanı da, çok arzuladığı bir şeyi yapamamanın verdiği hüzünle dolaşıyordu sayfalar arasında. Hayat arkadaşım, son günlerde dozajını arttırarak ve sık sık, ‘yüzmek mi istiyorsun, buyur deniz burada, bunu yapmanın önündeki engelleri kaldırabilirsin’ diyerek motivasyonumu arttırmaya çalışıyordu. Tüm bu duygu ve düşünceler arasında, denizle gökyüzünün birleştiği, insanda kanatlanıp uçma arzusu uyandıran, hepimizi özgürlüğe davet eden ufuk çizgisini seyre daldığım sırada, denizin içinde, bedeninin etrafında gümüşten bir yol açarak birinin kumsala doğru yüzdüğünü fark etmiştim. Benim yaşlarımda, belki biraz daha genç bir kadındı. Kıyıda ayağa kalktığı o an, bedeninden ve kıvırcık saçlarından süzülen deniz suyunun parıltısından gözlerim kamaşmış; dilimden, ‘ne güzel yüzdünüz, epey de açılmışsınız’ cümleleri kendiliğinden dökülmüştü. O ise ağzı kulaklarında; ‘yüzmeyi birkaç gün önce öğrendim, harika bir duygu’ demiş, el sallayarak kumsaldan çadırlara doğru uzaklaşmıştı.
Kumsalda tek başıma kaldığım o an, bu kez kendime hitaben kendiliğinden dilimden dökülen sözler; ‘bu denize hüzünle bakışımın son günü olacak, bugün yüzmeyi öğreneceğim’ olmuştu. ‘Bu kadın boşuna çıkmış olmamalı karşıma, bu güzel tesadüfü kendim için bir hediyeye dönüştürmeliyim’ diye düşünmüştüm.
Benim hayat yolculuğumda yüzebilmek, yüzmek; özgürlük demek. Hele dalgalarla oynaşmak, boğuşmak özgürlük çığlığı atmak gibi.
Antropolog, yazar ve gazeteci Nevval Sevindi, Aşkın Ölümcül Etkileri isimli kitabında, ‘yaşamımızın temel sorunu korkularımızdır’ ön kabulünden hareket ederek, ‘geçmiş ve gelecek korkuyla bütünleşirse bugün yok olur, bugün korkuyla yaşanırsa gelecek uçup gider, insanlar mutluluklarını paylaştıkları gibi korkuyu da paylaşabilirler, korkuyu saklayacak bir eksik olmaktan çıkarıp yönetebilirler, olumsuz olanı saklamak yok edicidir, batıl inançlar ve gelenekler işte bu puslu havada güçlenirler, insanın varoluşu ve aklı tehlikeye girer, korkunun boyutları insandaki kaygıyı şiddete yöneltir’ demektedir. Kitapta anlatılan aşk, sadece kadın ve erkeğin birbirlerine duyduğu tutku değil, tutkuyla bağlandığımız her şeydir. 90’lı yıllarda okuduğum bu kitabın, anne-kız arasındaki aşkın incelendiği bölümlerinde, anneye duyulan özlem ve tutkunun, anne-kız aşkının bende de izlerine rastladığım ‘ölümcül etkilerini’ keşfetmiş, yüzebilme arzumu ve belki de çok iyi bir yüzücü olabilme potansiyelimi hayata geçirememiş olmamda anneme duyduğum aşkın etken olduğunu fark etmiştim. Annemin denizde boğulma korkusu vardı ve bu korku onda saplantıya dönüşmüştü. Henüz ilkokul çağlarına adım attığım yıllarda bir gün, kuzenlerimin ardından ve bir iskeleden denize atladığımı gören annem, kıyıda baygınlık geçirmiş, ailem ve akrabalarımız, ‘kadını öldüreceksin’ diye beni suçlamıştı. Anneme duyduğum aşk; yüzmek mi yoksa annen mi ikilemi yaşamama neden olmuş ve annemi seçmiştim.
Aşk uğruna kendinden vazgeçmek, aslında son derece yanlış bir inanış. Aşk; korkuları aşabilmek, kendini aşabilmektir. Bize aşkla yaklaşan insanlar, kendimizi aşmamızı, potansiyelimizi gerçekleştirmemizi ister. Aşkla sevdiğinizi söylediğiniz çocuklarınızın, hayal edebilme ve hayallerini gerçekleştirebilme uzuvlarını, zihin kanatlarını koparan, kendinden uzun zaman önce vazgeçmiş, mutsuz yetişkinler, ne yaptığınızın farkında mısınız? Çocuklarınızın tek başına bir şeyi başardıkları an attıkları özgürlük ve sevinç çığlıklarını bastırarak, onları nasıl korku çığlıklarına dönüştürdüğünüzü ve bu korkuların üst üste yığılarak nasıl kaygıya ve nihayetinde şiddete dönüştüğünü göremiyor musunuz?
Küçük bir not: Nevval Sevindi’nin ‘Aşkın Ölümcül Etkileri’ isimli kitabının okunması dileğiyle.
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
