Paleontolojik veriler homo erectus’ların ataları olan homo habilis’lerin 2.3 milyon yıl öncesinde yaşamış olduklarını göstermektedir. Veriler evrim sürecinde insanımsı canlıların 200 küsur milyon yıl kadar önceden var olduklarını işaret etmektedir. Yazılı tarih öncesine dair kat be kat uzunca bir zaman dilimi yazısız geçirilmiş demektir. Zira çivi yazısının geçmişi 5 bin 500 yıl gibi bir zaman aralığına denk gelmektedir. Yazının kalıcılı olmasından dolayı uygarlığın yazının icadı ile başladığı söylenmektedir. İletişim ve bilginin biriktirilerek aktarılmasında yazının rolü yadsınamaz. Yazılı tarihe gelene kadar geçen devasa sürecin, sözlü anlatının katkısı olmadan yazının icadı söz konusu dahi olamayacaktı.
Konuşmak, diyalog kuracak şekilde sesli olabileceği gibi kişinin kendi kendine yaptığı içsel ve sessiz konuşma şeklinde de olabilir ki içsel konuşma hem zaman olarak hem hacim olarak sesli konuşmaktan daha fazla yer kaplamaktadır. Yazılı eserlerin birçoğu da sessizce okunmaktadır ve bu okumaların birçoğu kişinin çok öncelerden dile gelmiş, kaleme dökülmüş sözcükler ile geçmişe yaptığı bir yolculuk, sessiz bir diyalogdan ibarettir. Yazılı ya da sözlü olsun bilginin aktarılması kuşaklar arasındaki bir köprü görevi görmektedir. Yeniyi keşfetmek de tüm bunların harmanlanması sonucunda meydana gelebilmektedir. Bilginin evrensel bir değer olması onun hapsedilmesine, tek-el altına alınmasına engeldir ki buna yönelik tüm bariyerler bir bir aşılmaktadır. Bilgi edinmeye başlama sürecinin temelinde hayatın devamlılığını sağlamak olsa da zamanla bu durum insan için yetersiz kalmaya başlamıştır. Olgunun, kendi nedenini sorgulamak, amaç-araç ilişkisini irdelemek, tercihlerin özgür olup olmadığını tartmak felsefi düşüncelerin temellerini oluşturmuştur. Kendini “insan” olarak tanımlayan canlının doymazlığı “bilgi”ye duyduğu açlıkta da boy göstermekten geri kalmamıştır. Sınırlar koyan, parselleyen kendisi olduğu halde sınırları aşmak, duvarları yıkmak arzusundan da geri kalmamıştır. İnsanın canlı türleri içinden sıyrılıp yaşadığı dünyaları değiştirmesi, örgütleyip biçimlendirmesi ve kültür denilen şeyi yaratması tüm bu süreçlerin eklenmesi ile ortaya çıkmıştır. “İnsan olmadan sanatçı olunamıyor, unutma!” (1) önermesindeki “anlam” salt biyolojik bir varlığa değil, onun kültür ve felsefe ile vicdan, empati ve adalet ile yoğrulmuş olmasına dair yapılan bir göndermedir ve bu önerme sanatla sınırlandırılamayacak kadar geniş bir yelpazeye sahiptir.
Yaratan, yapıp yakıştıran, medeniyetler kurup dağıtan “insan” doğadaki diğer tüm canlı türlerinden daha çok “korku” taşımaktadır. Belki de bu korkusu sayesinde diğer türlerden daha fazla varlığını sürdürebilmiştir. Evrim sürecindeki veriler tüm canlının sularda oluşmaya ve daha sonra evrilerek türlere ayrıştığını göstermektedir. “İnsan” yavrusu dışında yeni doğmuş diğer canlıların yavruları suda yüzebiliyor olmasına karşın “insan” yavrusu bunun için yüzmeyi ayrıca öğrenmesi gerekecektir; altında yatan duygu ise yine korku olsa gerek ve bu korku kalıtsal olarak nesillere aktarılmış görünmektedir. Önceleri mağaralara sığınan “insan” daha sonraları kulübeler, binalar yapmış ve deniz dalgasından korunmak için limanlar çevresinde yerleşmeyi yeğlemiştir. Denetim altına alamadığı nesnel ve düşünsel olgulardan hep korkmuştur. Korkularından uzaklaşabilmek için birçok tanrı yaratmış ve onların kanatları altına sığınmak gereğini duyumsamıştır. Her ne olursa olsun “kolay” olanı tercih etmek ekonomik olarak en çıkar yoldur. “Sıradanlaştırıp alışma eğilimi, insanoğlunun korkularıyla baş etmesinin en kolay yolu olsa gerek.” (2)
“Evren” aslında bütünlüklü bir nizam, düzen, ahenk içinde hareket etmez; o, kaotik bir yapıdır. Ölçü birimi olarak kullanılan yasalar evrenin her zerresinde aynı sonuçları doğursalar bile bunlar onun kaotik olmasına engel değildir. Çünkü “evren”in kendi gerçeği ona dair bilinen ve keşfedilen yasalarından bağsızdır. Kabaca söylenecek olursa “evren”in gözlemlenen kısmı yüzde 4 gibi çok küçük bir miktara denk gelmektedir; geriye kalan “karanlık enerji”, “kara madde” hala çözülmeyi bekleyen devasa olgulardır. “Evren”in kaotik yapıda olması endişe yaratan bir olgu değildir; zira onun hareket tarzı tamamen nesnel bir yer ve zamanda gerçekleşmektedir. Asıl endişe edilmesi gereken kaotik yapılar “insan” kümeleri, toplulukları ve daha geniş anlamda toplumlarında yaşanan kaotik ortamlardır. Kaos puslu havalar gibidir; tehlikenin nereden ve nasıl geleceği hiç belli değilken bu durumdan her daim nemalananlar olduğu da bilinmektedir. “Evren”in kaotik yapısı iradi değil iken toplumlardaki kaos tamamen “insan” iradesinin bir sonucudur. Kaoslar daima yıkıcı olmuşlardır ve onu/kaosu bir yeniye dönüştürebilmek ise devrimci iradenin eseri olacaktır. “Yıkımla gelen kaoslar düzen isteyen yeni arayışların habercileridir genelde.” (3)
“İnsan” söz konusu olduğunda ne söz ne yazı ne de bunların harmanladığı düşünceler bitmek bilmezler. Milyonlarca yıllık evrim sürecine göre yaşam süreleri çok kısa olsa da bu kısa zaman dilimine çok şeyleri sığdırabiliyor olmalarından olsa gerek söz ve yazı ile bu süreci uzatabilmiştir. Dünya’nın evrenin merkezinde değil Güneş etrafında döndüğünü Nicolaus Copernicus yaklaşık 100 yıl öncesinden keşfetse de Galileo Galilei kadar cesurca savunamadığı için Gelilei’nin Engiziyon mahkemesinde söylediği “Ben ne söylersem söyleyeyim, Dünya hala dönüyor” sözü bu olaya neredeyse damgasını vurmuş ve bu söylem sözlü ve yazılı olarak hala varlığını sürdürmektedir; adeta fiktif olarak Galileo Galilei’nin hayat bulması gibi değil mi? “İnan” bu yanı ile ne kadar övünse azdır. Keşke tüm yönleriyle övünmeyi hak edebilseydi, o zaman mükemmele yakın bir şey olurdu ve dönen Dünya gezegeni daha bir anlamlı yaşanılırdı. İnsan sadece “aç” değildi; keşke sadece “açlık” duygusu ile yetinebilseydi. Hem obur, hem doymaz ve hem de yok edici bir canavara dönüştüğünü göremeyecek kadar da kördü. Ve utanılacak yanları o kadar çok ki “insan”ın; “…balık habitatındaki döngüde görülen hakkaniyet ve adaletin bile çok daha gerisindeydi insanlığın bu sözde yenilik devinimleri. Birbirini toplu kıyımdan geçirmiyordu balıklar, ihtiyaçlarından fazlasını yemiyor, su altındaki deryada herkese, her şeye hükmetme arayışına girmiyorlardı.” (4)
“İnsan”ın olduğu yerde bilgi her daim vardır; lakin bilgi saf, arı, gerçek bilgi olabileceği gibi kirletilmiş bir dogmadan ibarette olabilir. Kimi zaman ise süslü yalanlarla bezenmiş olarak çıkar “insan”ın karşısına. Bilinen şeyler ne kadarı gerçekle örtüşmektedir? “İnsan” neden ve çoğunlukla her söyleneni sorgulamadan gerçek olarak kabul etme eğilimini taşımaktadır? Sorgulamak, araştırmak ve gerçeği öğrenmek “insan”ı diğer canlılardan ayıran en temel niteliği değil midir? İnsan yaşamı ezberin tekrarından ibaret olmamalı! Sözle ya da yazıyla sonraki kuşaklara aktarılan bilginin empoze edilmeden tartışılmaya açılması en azından kişinin kendi gerçeğine yaklaşmasını sağlayacaktır. “İnsan” kendi gerçek sandığı şeyi mutlak, değişmez, katı bir olgu olarak değerlendirme hatası yaptığında fatura sadece kendine kesilmemektedir. Birçok kişi bu yanılgıdan fazlasıyla nasibini alacaktır. Kirlenmiş ya da süslü yalanla bezenmiş yanıltıcı bilginin bir de örgütlenmesi durumunda bunu onarmak “deveye hendek atlatmaktan” daha zor olsa gerek. “…’Bütün bilinenlerin gerçekte iki yüzü vardır’ dedi. ‘Bildiğimizin dışında kalan diğer yüz, bazen asıl gerçeğin kendisi olabilir.’” (5)
Her şey “insan” için var edilmiş değildir ve o/insan Güneş değil bir Dünya’dır; biyolojik devinimi ile sosyolojik devinimi çoğu noktada kesişmez ve bu nedenle istemediği yıkımları hem yaratır hem de yaşar. Diğer tüm canlıların yavruları dünyaya gelir gelmez yaşam fonksiyonlarının birçoğunu yapabilirler; örneğin yürümek gibi… Ancak “insan” yavrusu yürüyebilmek için en az bir yılı geride bırakmak zorunda kalacaktır; aynı şekilde konuşmak, yemek, diğer gereksinimleri karşılamak için yine zamana gereksinim duyacaktır. Büyüdüğü ilk zamanlarda düştüğünde yılmadan yine ve yine ayaklanacak ve yürümeyi ısrarlı çabaları sonucunda öğrenecektir. “İnsan”ın ısrarcı yanı onun hem var olma biçimi ve hem de bilimsel bilgiye ulaşmasındaki sabrının temeli gibidir. Takılıp düştüğünde takıldığı taşı sebep olarak gören ve daha sonra buna gülüp geçen de yine “insan” olmuştur. Biyolojik var olma biçimleri ve evrimsel süreçlerin toplumda birebir karşılığı yoktur; buna rağmen evrim sürecinin sosyal dokuya uyarlanarak varılan Sosyal Darwinizm düşüncesi sapkın faşizm ile sonuçlanmış, yıkıcı etkilerini nesiller boyunca sürdürmüştür. Bir ideolojisi dahi olmayan bu sapmanın insan genomunda yer edinmemesi gerekir. Düşen ve kalkan “insan” tam da düştüğü yerde kalkmasını başardığı için varlık kazanmıştır; “Düştüğü yerde kendini koyvermek değil, doğrulmaya çalışmaktı zor olan.” (6)
Düşünen, düşüncelerini eyleme geçirebilen tek canlı türü “insan” değildir. Birçok canlı türünde içgüdüsel olmayan eylem biçimlerinin gözlemlenmiş olması onların da “insan” kadar olmasa da düşünce yetisini geliştirdiklerini göstermektedir. Düşüncenin açığa çıkarılması en etkili olarak dil üzerinden gerçekleşebilir; doğada canlılar arasındaki senfonik gibi kulağa hitap eden tüm titreşimler, tüm çığlıklar dil, dudak, gırtlak üzerinden gerçekleştirilen birer konuşma değilse nedir? “El” insanın ilk-aletidir ve ayakları üzerinde durmaya başladığı günden bu yana her bir diğer aleti el ile ortaya çıkarmıştır. El-dil-beyin diyalektiği onun daha ayrıntılı düşünmesini, beyin hacminin artmasını sağlamıştır. Bu sayede “insan” diğer tüm canlılardan daha çok düşünce üretebilmektedir. Tabuların en güçlüsünün “düşünce” olması belki bu yüzdendir. Ancak, “Düşünceler değişmez değildi, çelişkilerden muaf da! Görülenlerle, deneyimlerle, yaşantılarla olgunlaşmadıktan sonra düşüncelerin ne kıymeti olabilir ki?” (7)
“Taş” insanların kullandıkları ilk aletlerden biri ve belki de en önemlisi olmuştur. Taşı yontmuş, biçimlendirmiş, hesap kitap yaparak birçok türden binalar inşa etmiştir. Taşı taşın üstüne koyarak göğe doğru yükselen binalar ile bir açıdan ölümsüzlüğünü nakşetmiş/işlemiştir. “Taş” sanatların birçoğuna en iyi malzeme olmayı her daim sürdürebilmiştir. “Taşlar, henüz toprağın altındaki kemikler kadar unufak olup dağılmamışlardı. Aralarındaki fark buydu. Yaşarken her şeye gücünün yettiğini sanan insanoğlunun doğal döngü içinde bir taştan bile daha aciz duruma düşmesi ilginçti.” (8)
Söz yazıya gebedir.
Şubat 2026/Akarca

Yarım yüz yılı geride bırakan bir insanım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. 23 yıl Cumhuriyet Savcısı olarak çalıştım. 10 yıldır avukat olarak mesleğimi sürdürüyorum. Torunlarım için 1984 yılından bu yana yazıyorum. Okumayı, yazmayı ve paylaşmayı seviyorum. Gündem Fethiye severek katıldığım alanlardan biri oldu.
Esin Kitabın Künyesi:
Kırık Ayna, İdris Baluken, Dipnot Yayınları, 1. Baskı, 2023/Ankara, 196 Sayfa
1. Age, S:8
2. Age, S:11
3. Age, S:31
4. Age, S:36
5. Age, S:60
6. Age, S:92-93
7. Age, S:99
8. Age, S:167
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
