2021 yılında Marmara Denizi’nin tamamını kaplayan ve denizel ekosistemde büyük hasara yol açan müsilaj felaketi çoğu kişi, hatta biz haberciler için bile beklenmedik, şok edici ve umut kırıcıydı. Denizin yardım çağrısını sadece duymamış, gözlerimizle görmüştük ancak buna nasıl yanıt vereceğimizi henüz bilmiyorduk.
Kabus gibi geçen sekiz-dokuz ayda bu alışkın olmadığımız tabaka deniz yüzeyinden temizlendi, hemen ardından Çevre Bakanlığı harekete geçip bazı önlemler açıkladı, bir ölçüde yol da alındı. İklim ve ekoloji habercileri olarak sonrasını merak ettik.
Bu kapsamlı dosya için çok sayıda bilim insanıyla, uzmanla, yerel yöneticilerle, sivil toplum temsilcisiyle, vatandaşlarla konuştuk, açık kaynaklardan ulaşabildiğimiz verileri analiz ettik.
Sorunun ne olduğu ve neden kaynaklandığı konusunda hemen hepsi hemfikirdi; veriler de onları doğruluyordu. Aynı uzlaşıyı çözüm önerilerini sorduğumuzda da gördük. Görüştüğümüz her bilim insanı kendi uzmanlık alanında yapılabilecekleri cömertçe listeledi, sivil toplum taleplerini, uyarılarını dile getirdi. Bu çok kıymetli değerlendirmelerin ilgililerin ve yetkililerin Marmara Denizi’ni kurtarmak için çabalarını yoğunlaştırmasına katkıda bulunacağını umuyoruz.
NOT: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, illere ait çevresel verilerin yer aldığı Çevre Durum Raporları’nı bir sonraki yılın yaz aylarının başında yayımlamak zorunda. Ancak bakanlık 2024 verilerini, bu araştırmanın yayımlandığı 2026 Ocak ayı itibarıyla yayımlamadı. Dolayısıyla bu çalışmanın “resmi verileri” 2023 yılı sonuna dayanmaktadır. Görüştüğümüz tüm uzmanlar ve sivil toplum çalışanlarının çalışmaları ve bizim gözlemlerimiz bu tarihten sonra durumda radikal bir değişiklik olmadığını gösterse de, 2024 verileri yayımlandığında bir farklılık olması durumunda bu, ayrı bir raporlama halinde ele alınacaktır.
ODADAKİ FİL: ARITMA, DEŞARJI SONLANDIRMA
Görüşlerine başvurduğumuz uzmanların neredeyse tamamı Marmara Denizi’ni 50 yıl öncesine döndürmek tam olarak mümkün olmasa da girdiği “koma” halinden kurtarabilmenin, tekrar “nefes alan ve hayat veren bir deniz haline getirebilmenin ilk ve en önemli koşulu olarak denizlerin ve akarsuların alıcı ortam” olarak tanımlanmaktan vazgeçilip arıtılmamış tek bir damlanın bile deşarj edilmemesi konusunda uzlaşıyor. İkinci adım olarak da gelişmiş yöntemlerle arıtılmış suların yeniden kullanımının sağlanmasına işaret ediyorlar.
ODTÜ’den Dr. Hasan Örek, denize atık su deşarjının çözümün değil, sorunun parçası olduğunu söylüyor: “Biz, ‘arıtmayı yapın, denize verin’ yaklaşımını önermiyoruz. ‘Marmara’ya saldığımız atıklar Karadeniz’e gidiyor’ argümanı da sanıldığı gibi pek doğru değil. Akıntılar ters dönebiliyor, birbiriyle karışıyor ve verdiğiniz katı veya sıvı atık geri dönebiliyor. Artık arıtarak mı denize verelim, arıtmayarak mı tartışmasını çoktan geçtik. Denize hiçbir deşarjın yapılmaması lazım. Atıkların tekrar tekrar kullanılması gerekiyor.”
Dr. Örek’in ekip arkadaşı Prof. Mustafa Yücel de Bilim2 gemisindeki görüşmemizde İstanbul Boğazı’nın kuzeyinde çektiği videoyu bize gösterirken, “Boğaz çöp doluydu. Bizim çöpümüz. Normalde, alttan gitmesi gereken su… Ama Karadeniz akıntısının yavaşlamasıyla geri gelmiş. Bu bize görüneni bile yönetemediğimizi gösteriyor, değil ki görünmeyeni” diyor.
Yücel,bazı meslektaşlarının ‘Marmara Denizi geri dönülebilir noktayı geçti’ kaygılarını anlamakla birlikte denizin müthiş bir ekosistem olduğunu ve yükleri kaldırmaya başladığınız an oksijen konsantrasyonunun artarak 10-15 yılda sistemin “komadan çıkarılmasının” mümkün olabileceğini söylüyor: “Ama kaybolan biyoçeşitliliğin, giden türlerin geri gelmesi çok zor. Bildiğimiz Marmara, 1950’lerin çeşitliliği geri gelmeyecek, artık başka bir ekosistem oluştu. Belki restorasyon çalışmalarıyla bazı türler desteklenebilir.”
Ekip lideri Prof. Barış Salihoğlu da çözüm yöntemlerinin başında planlama ve mavi ekonomi yönetiminin gelmesi gerektiğini vurguluyor. Atık suların Boğaz altı suyuyla Karadeniz’e gönderilmesini, bunların geri dönmesi bir yana havza ekosisteminin bir parçası olan Karadeniz’e kirlilik taşınmasını o da doğru bulmuyor.
Meryem Kayan da Marmara’ya hiç deşarj yapılmaması gerektiği fikrinde. Ama o, arıtılmış atık suların Marmara yerine tolerasyonu daha yüksek olan Karadeniz’e deşarj edilmesini savunuyor.
Ona göre, istikrarlı, sağlam iradeli bir siyasal aklın devreye girmesi halinde Ergene, Gönen, Nilüfer gibi atık kanalı haline gelmiş akarsuların temizlenmesi de mümkün. Buna örnek olarak da pandemi döneminde, insanların evlerine çekilmesiyle doğanın yeniden canlanmasını veriyor; “Biz izin verirsek, doğanın kendini iyileştirme gücü var” diyor: “Sanayi ve nüfus baskısını dağıtacak bir planlama, arıtma tesislerinin geliştirilmesi ve tam kapasite çalıştırılması, fabrika bacalarındaki filtre sistemlerinin tam denetlenmesi gibi önlemlerin çok hızlı hayata geçmesi halinde Marmara toparlanabilir.”
Salihoğlu, akarsuların tabanına “ıslah” adı altında beton dökülmesinden vazgeçilerek nehir ekosistemlerinin doğal haline getirilmesinin önemini de ekliyor. Denizdeki koruma alanlarının artırılması, iklim değişikliği ile ilgili alınacak önlemlerin adaptasyonun ötesine geçilerek, “iklime dirençli deniz ekosistemleri” yaratılmasının önemini vurgulayan Prof. Salihoğlu, “Esas olarak yapılması gereken şey, deniz üzerindeki tüm baskıların azaltılması” diyor.
ODTÜ’lü akademisyenler çözüm önerilerini sıralarken araştırma çalışmalarının daha güçlü desteklenmesi gerektiğine de vurgu yapıyor. Gemilerin araştırmalarını ve izleme çalışmalarını sürdürmek için denize açılması büyük maliyet. Çoğu eski, yeterli ekipmana sahip değil. Örneğin 40 yaşındaki Bilim2’nin artık restore edilmekten çok yenilenmesi gerektiğini anlatıyorlar.
Deniz ekosistemlerinin yaşayan sibernetik sistemler olduğunu, konumlandığı ideal noktadan uzaklaşıldığında çıktıları tekrar girdi olarak kullanarak ona yaklaşmaya çalıştığını anlatan Prof. Mustafa Sarı da denizin iyileşmek için sarf ettiği inanılmaz çabaya yardım edilmesi halinde kendini onarmasının orta vadede mümkün olduğu kanısında. Denize bağlı sektörlerin ve idarenin ekonomik kaygılarını anlamakla birlikte “Ekoloji yoksa, ekonomi de yok” diye konuşuyor.
Prof. Halim Orta, 1995’den bu yana, Trakya’daki binden fazla köyü ve yerleşim yerini gezerek akarsuların durumunu saptamış. “Zaman daraldı, sonuna geldik” diyor: “Yasal müktesebatı taviz vermeden uygulamak gerekiyor. Çözüm ne diye sorduklarında 20 yıl önce çok rahat yanıt verebiliyorduk. 10 yıl önce de cevaplarımız vardı. Son beş yıldır cevaplarımız azaldı, hatta kalmadı gibi bir şey. Yine de anlatmak lazım.”
Atık su yönetmeliğinde “renk parametresinin” kalite unsuru olarak kaldırılmasının çok yanlış olduğunu belirten Prof. Orta, bunun mutlaka düzeltilmesi gerektiğine de işaret ediyor: “Akarsular her gün başka bir renk akıyor ve buna göz yumuyorsunuz. Olmaz.”
YATIRIM, FİNANSMAN VE BELEDİYELERE DESTEK
Greenpeace-Türkiye direktörü Berkan Özyer’in önerisi, özellikle sanayinin sıkı denetimi, etkin cezai işlemler ve sonrasında bunların takibinin nasıl yürütüldüğü konusunda şeffaflık. Sorunun sistemle ilgili olduğunu söyleyen Özyer, 20 milyona yaklaşan nüfusuyla istenildiği kadar ileri arıtma yapılsa da İstanbul’un nüfus artışının yeni yapılaşmalarla teşvik edilmek yerine seyreltilmesi gerektiğini belirtiyor. İstanbul için bütün demografik ve yerleşim planlarına merkezi olarak karar verildiği ancak altyapı sorunlarının çözümünün belediyelere yüklendiği bir yaklaşımın gerçekçi olmadığını da ekliyor.
Atıksu arıtma tesislerinin sürdürülebilirliğine değinen Prof. Yeşim Büyükateş ise bu tesislerin işlemler için çok büyük enerji harcadığını, ancak belediyenin bunu bile karşılaşacak bütçesi olmadığını hatırlatıyor; “Tesislerin elektrik ücretleri mutlaka sembolik düzeye çekilmeli ve destek verilmeli. Kendi bünyelerinde yenilenebilir enerjiyle desteklenmesi de önemli bir katkı olur” diyor.
Bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu belirten Büyükateş, bilim insanlarının, STK’lerin, politika oluşturucuların, bakanlıkların, müdürlüklerin, balıkçıların, çiftçilerin, hep birlikte çalışarak ancak başarıya ulaşabileceğine inanıyor; sonuca odaklanmak yerine bilim haberciliği yapan ve bilim insanlarının araştırmalarını geniş kitlelere ulaştırmayı görev edinen medyanın önemine özellikle dikkat çekiyor.
Prof Büyükateş, ağırlıklı olarak planktonlar ve bakteriler arasındaki ilişkiyle alt besin ağı; yani besin elementleri, azot, fosfor, silikat, demir, bakır, magnezyum gibi elementler üzerinde çalışıyor ve Marmara Denizi’nin taşıma kapasitesinin çoktan aştığına vurgu yapıyor:“Kirlilik etmenlerine ilk tepki veren organizmalar, planktonik olanlar. Plankton çeşitliliğimiz yüksek olursa ve sistem bu organizmalar için ne kadar uygun olursa, trofik seviyenin üst kısmı o kadar sağlıklı olur.”
Türkiye’nin bütün denizlerinde müsilaj ve ötrofikasyon tehlikesi olduğunu belirten Prof. Bayram Öztürk’ün yanıtı da tek kelime: “Arıtma…” Öztürk, “Suçlu aranıyorsa hepimiz suçluyuz” diyor. Marmara havzasındaki tüm iller için finansmanın ve yatırım planlamasının önemine vurgu yapan, teşvik için belediyeleri çok zorlayan elektrik bedellerinin alınmaması, personel giderinin silinmesi, kişi ve kurumların özendirilmesinin önemine dikkat çeken Öztürk, konuyla ilgili ulusal seferberlik ilan edilmesi gerektiğini düşünüyor.
ARITMA, AMA NASIL? ARITILAN SUYU NE YAPMALI?
Arıtma ayrıntılı, teknik inceliklere sahip karmaşık bir konu. Dosya boyunca bunun öneminden bahsedildi. “Doğru arıtma nedir, nasıl yapılır, Türkiye’de nasıl yapılıyor?” sorularına yanıt bulabilmek için, arıtma teknikleri ve teknolojisi üzerine çalışan da İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Hayrettin Güçlü İnsel’e ve aynı üniversitede Çevre bilimleri ve Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Börte Köse Mutlu’ya başvurduk.
Prof. İnsel, fiziksel, ileri biyolojik gibi arıtma yöntemlerinin ne anlama geldiğine ve Türkiye’deki arıtma pratiklerine ilişkin ilişkin şu bilgileri veriyor:
“Ön arıtma, aslında bir arıtma değil, arıtma öncesi yapılan bir ön işlemdir. Fiziksel arıtma diye tarif edilen de ızgaralar, elekler, kum tutucu, yağ ayırma sistemleriyle atık suların içindeki tesisi kötü etkileyecek olan büyük partiküllerin, taşların, kumun alındığı bir işlemdir. Bunlar atık suyun içindeki organik maddeyi, azotu, fosforu gidermezler, böyle bir amaçları da yoktur. Kirliliği oluşturan organik maddeyi canlı bakterileri kullanarak giderdiğiniz zaman, buna biyolojik arıtma diyoruz. Bu yöntem genellikle evsel atık sularda kullanılıyor. Kimyasal arıtma, ağır sanayinin arıtma sularında kullanıyor. Biyolojik yönteme kimyasallar ekleyerek daha zor içerikleri arıtıyorsunuz.
İleri biyolojik arıtma ise organik arıtmaya ek olarak sudaki insan kaynaklı azot ve fosfor yükünün de arıtıldığı yöntem; ki bu artık konvansiyonel bir hale geldi. Dünya atık suyun içindeki endokrin bozucu; yani bizi kanser yapan hormonlar, mikrokirleticiler, mikroplastiklerin arıtılmasını sağlayan ‘dördüncü arıtma’ya çoktan geçti.“
İstanbul’un atık suyuyla ilgili çarpıcı bilgiler veriyor: “İSKİ ile 2014 yılında yaptığımız çalışmada bizde azot giderimi yapan bakterilerin Avrupa ortalamalarına göre yaklaşık yüzde 50 daha ‘tembel’ olduğunu, yani daha yavaş çalıştığını saptamıştık. Bakteriler yavaş çalıştığı için özellikle soğuk havalarda bu arıtma tesisi çalışmıyor anlamına geliyor.”
Türkiye’de üretilen atık suyun hem yoğunluk hem de nitelik açısından Avrupa’dan farklı olmasına rağmen, onların kriterlerine ve standartlarına uygun tesisler yapıldığını belirten Prof. İnsel, “Ancak tesislerimizin yerel koşullara uygun olması lazım. Kullandığımız su, kimyasallar, kirlilik yüküne göre bir sistem tasarlanmalı. Türkiye’de kanalizasyona endüstri atık suları da veriliyor, tehlikeli atıklarını da boşalttıklarını biliyoruz. Kaçak deşarjlar yoğun, katı atıklar da karışıyor. Yani ne ararsanız var. Sonra da buna uygun olmayan kriterlerdeki tesisten tüm bu karmakarışık atığı arıtmasını bekliyorsunuz”diye konuşuyor.
AB kriterlerine göre, atık sulardaki toplam azot miktarının 10 miligram/Litre (mg/L)’yi geçmemesi gerekiyor. Türkiye’de bu rakam 70-60 mg/L. civarında. İnsel, Marmara için bunu 10 mg’nin de altına, 6 ila 8mg/L’ye, fosfor miktarını da 0,5 mg/L’ye düşürmek gerektiğini anlatıyor.
Arıtılmış sudaki azotu, fosforu ayırarak bunların tarımsal faaliyetlerde gübre olarak kullanılması da bugünün teknolojisiyle mümkün ve anlattığına göre Kanada, Çin, Fas gibi ülkelerde bunu yaparak ek finansman sağlayan onlarca örnek bulunuyor.
Ekip olarak azot gideren bakterilerin bulunduğu yavaş çalışan ve karbon giderenlerin olduğu hızlı çalışan iki ayrı patentli proses ürettiklerini anlatan Prof. İnsel, bunda başarı sağladıklarını, uygulamaya geçmesi halinde daha küçük alanlarda yapılabilecek arıtma tesislerinin daha verimli çalışabileceklerini söylüyor. Sorun, bu bilgiyi ve tasarımı alıp uygulayacak idarede düğümleniyor.
Doç. Köse Mutlu da sürdürülebilir arıtmanın önemine dikkat çekiyor: “Doğru yerde doğru çözümü/tasarımı/teknolojiyi kullanarak, kaynak bazlı tasarım, kademeli arıtma, fosfor ve azotun etkin giderimi, çamurun güvenli yönetimi ve enerji geri kazanımı temel taşları oluşturuyor. İleri oksidasyon veya membranlar gerekli olduğunda devreye girer ama öncesinde iyi bir biyolojik arıtma, akıllı ön arıtma ve proses kontrolü çok şey çözer. Yenilenebilir enerji anlaşmalarıyla enerji yoğunluğu düşürülür; atık sudan su geri kazanımıyla sanayide ve peyzajda ikincil bir arz yaratılır.”
Her iki akademisyene göre de atık suları sadece arıtmak artık yeterli değil, doğanın kapasitesi çoktan doldu, üstelik Türkiye su stresi çeken bir ülke. Dolayısıyla bu arıtılmış suların geri kazanılması, yeniden kullanılması gerekiyor. Bunun için de kurumlar arası koordinasyonun artırılması gerektiğine vurgu yapıyor.
Türkiye’de genel eğilimin merkezi atık su arıtma tesisleri kurmak olduğunu söyleyen Köse Mutlu, bunun sebebinin de büyük yatırımlar gerektirmesi olarak açıklıyor ancak yapılması gereken tam aksi ona göre. Önerisi de lokalizasyon. Doğru yöntemin her biri neredeyse bir Avrupa kenti kadar nüfusa sahip olan İstanbul’un ilçeleri, hatta bu ilçelerin belirlenmiş bölümleri için küçük, lokal tesisler inşa edilmesi ve buradan elde edilen atık suyun aynı çevrede kullanıma sokulması olduğunu düşünüyor. İstanbul’un belli bölgelerinde yoğunlaşan gökdelenlerin de kendi atık suyunu kendi yaşam alanında kullanabileceğini, bunun teknolojisinin artık oldukça ulaşabilir fiyatlara indiğini anlatıyor.
Dr. Mert Gökalp de atık suların yeniden kullanılmasının önemine vurgu yapanlardan: “Sorunu yaratanın ne olduğu belli. Çözüm de belli. Arıtılmış olsun olmasın atık suyu denize vermeyeceksin. Bu, kullanım suyu olarak sisteme sokulabilir. Turizm tesislerine su sağlamak yerine kendi sularını kendilerinin üretmeleri, atıklarını dönüştürmeleri zorunlu hale getirilmeli örneğin.”
Denetimin önemine de şu bilgileri vererek vurgu yapıyor:“Arıtma tesisi yapılan ve milyarlarca liralık yatırım yapılan en büyük turizm işletmelerinde bile sık sık ‘tasarruf tedbirlerinden’ dolayı bakterileri kontrol edecek personelin istihdam edilmediğini ya da işten çıkarıldığını, arıtma yapacak bakteriler öldüğü için de tesisin boşuna çalıştığını biz görüyoruz da denetlemekle görevli olanlar görmüyor mu? Sorun müsilajın ötesinde bizim çoktan değiştirmemiz gereken kafa yapımızda.”
Doç. Köse Mutlu’nun bir diğer önerisi de atık suyun, yağmur suyu, siyah (kahverengi) su, gri su ve sarı su diye ayrılması. Sarı su, organik gübre olarak kullanılabilecek idrara deniyor. Bunun toplanması için yapılmış klozetlerin yeni yapılan binalara yerleştirilmesi büyük fark yaratır ona göre. Meyve yıkamak, çok hafif deterjanlı olan çamaşır, bulaşık atık suları (gri su) altyapısal olarak ayrı borularla toplanması da öyle.“Biz şu anda bunların hepsini birlikte topluyoruz. Sıkıntımız bu”diye konuşuyor.
Bütün bu çalışmaları yaparken eko-anksiyete yaratmamaya; bunun için de kamuoyuna açık şeffaf, gerçek zamanlı veriyle denetimi pekiştirmeye özen gösterilmesi gerektiğini özellikle vurguluyor.
Atık sularla ilgili bir diğer proje de Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi’nde yürütülüyor. Prof. Halim Orta, bir AB projesi kapsamında İspanya, Portekiz, İtalya, Lübnan, Tunus ve Türkiye’nin oluşturduğu bir konsorsiyumun lider araştırmacılığını üstlenmiş. Proje, atık suların yeniden kullanımı, altyapısı, depolaması, mevzuatı, yasal altlığı, üreticiye ve tüketiciye nasıl ulaştırılacağı konularında AB müktesebatına öneri hazırlayacak. Proje için çok heyecanlı Prof. Orta, “Yanıt bekliyoruz. Eğer onay çıkarsa, Türkiye’ye AB’nin de etkisiyle çok büyük faydası olacak. Kaç senelik kariyerimin en iyi jübilesi olacak” diyor.
YARARLI BAKTERİLER, OZON BASMA, BİTKİ DESTEĞİ ÇÖZÜME KATKI SAĞLAR MI?
İÜ, Su Bilimleri Fakültesi, Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Gülşen Altuğ, mikrobiyoloji, bakteriyoloji, biyoteknoloji üzerine çalışıyor. Başlattıkları pilot projede “yararlı deniz bakterileri” kullanarak müsilajı doğal ortamda yok etmeye çalışıyorlar.
Farklı müsilaj kütlelerinde yaptıkları çalışmalarda organik maddenin ayrışmasını sağlayacak bu bakterilerin azaldığını ve patojen bakterilerin baskın hale geldiğini tespit ettiklerini anlatan Altuğ, doğal ortamda günde iki kez yüzeyden yapılan sıvı bakteri kültürü uygulaması ile yüzeydeki müsilajı beş günde bertaraf ettiklerini anlatıyor. Uygulamanın sonucunda ortamdaki patojen bakteri içeriğinde ve indikatör bakteri düzeylerinde azalma, makroalglerde iyileşme gözlemlemişler, balık hareketliliğinin engellenmediğini, ortamda denizyıldızlarının ve canlı kara midyelerinin bulunduğunu tespit etmişler.
2021’deki müsilaj krizi sırasında ve haziran ayı su sıcaklığı koşullarında, İstanbul-Yenikapı açıklarında dalış yaparak deniz tabanında da bakteri uygulaması yaptıklarını belirten Göktuğ, beş günde yüzeyde yer alan müsilajın neredeyse tamamen kaybolduğunu anlatıyor. Proje sonrasında İstanbul Teknokent bünyesinde büyük hacimli bakteri üretim prosesi kurulmuş ve Müsilaj Bilim ve Teknik Kurulu’na ve Bakanlığa talep olması durumunda kullanılacak bir teknik olduğu bildirilmiş.
Göktüğ, bakteri uygulamasının, müsilajı temizleme konusunda umut vaat eden bir yöntem olmasına karşın, tek başına kalıcı bir çözüm sunamayacağını, kıyısal alanlar başta olmak üzere kritik bölgeler için acil müdahale olarak kullanılabileceğini, bunun da geçici olacağını vurguluyor. Onun da kesin sonuç önerisi, kirliliğin kaynağında kesilmesi, atık su arıtma sistemlerinin geliştirilmesi ve yerel eylem planlarının hazırlanması.
Göktuğ’un da altını çizdiği üzere bunlar çözüm değil. Bilim dünyası da “temizleme” çalışmalarının zihinlerde sorunun hafifletilmesine yol açabileceği riskine dikkat çekiyor. ODTÜ akademisyenleri Dr. Örek ve Prof. Yücel gibi: “Denize ozon basma, bitki ekme, bakteri çalışmalarıyla sorunla baş etmek mümkün değil. Tıpkı iklim krizinde olduğu gibi. Teknoloji gelişiyor, belki bir gün CO2 yakalama gibi yöntemler işe yarayabilir. Ama denizde böyle bir durum yok. Burada birçok organizmanın içinde yaşadığı, biyolojik, kompleks bir ortam var ve bunu bu şekilde tamir edemezsiniz.”
İki akademisyen, Marmara’ya akan tüm “muslukların” kapatılmasından başka çare olmadığını ve bunun sonuçlarının da beş yıldır yaptıkları model çalışmalarından elde ettikleri sonuca göre en erken beş yılda görülmeye başlanacağı konusunda ısrarlı.
Prof. Sarı da bunun sadece yüzeyde işe yarayacağını düşünüyor. Bin 350 kilometrekarelik yüzey alanı olan ortalama derinliği 400 metreden daha fazla Marmara Denizi’nin milyarlarca metreküp suyunda bakteriler bir etki yaratmaz ona göre de. Denize canlı bakteri vermenin oraya dışarıdan bir “canlı kümesi” koymak olduğunu belirten Sarı, bunun ekolojik sonuçlarının hesaplanması gerektiğine dikkat çekiyor. Prof. Sarı, denize oksijen ya da ozon basarak müsilajdan kurtulma yöntemlerini de sert şekilde eleştiriyor.
İKLİM KRİZİ KOŞULLARINDA MARMARA NASIL DESTEKLENEBİLİR?
Emeritus profesör, iklim ve klimatoloji uzmanı Murat Türkeş, denizel yaşamın sağlıklı devamlılığı için iklim değişikliğine karşı direngenliğini artırmanın yanı sıra kıyı jeomorfolojisinin doğal özelliklerinin korunmasına da vurgu yapıyor: “Bu bakımdan sadece müsilaja odaklanmak doğru olmaz. Marmara’nın, yüksek ve alçak kıyılardan, haliçlerden, deltalardan, kumsallar, kıyı ovaları gibi pek çok oluşan doğal bir kıyı coğrafyası bulunuyor. Bunların korunması kıyı erozyonunu önlediği gibi oradaki biyolojik çeşitliliğin besin kaynaklarını ve habitatlarını da korur. Aksi takdirde bu canlıların popülasyonlarında azalma ve dirençlerinde azalma oluşur ki bu da müsilaj döneminde daha fazla etkilenmelerine, yok olmalarına neden olur.”
Prof. Türkeş, çözüm için kamunun, üniversitelerin, sivil toplumun etkin, dinamik, demokratik ve katılımcı ve şeffaf süreçlerle birlikte çalışmasının başarılması, denetim, izleme ve gerekirse ceza uygulamalarının disiplinli ve etkin bir şekilde işlemesi sağlanmasına dikkat çekerken, ortak denizleri paylaştığımız komşu ülkelerle işbirliklerinin geliştirilmesi gerektiğini de ekliyor.
Okyanus ve denizlerin hızlı ısınmasının şimdiye dek görmediğimiz çok çeşitli sorunlara yol açma riskinin büyük olduğunu söyleyen Dr. Ümit Şahin ise tutarlılığa vurgu yapıyor: “Bir yandan yenilenebilir enerji için büyük hedefler koyarken, bir yandan kömürlü termik santralleri artırmaya/büyütmeye çalışır; bunun için de tarımsal alanları yok ederseniz; ‘Sıfır Atık diye bir proje çıkarıp en üst düzeyden desteklerken Marmara Denizi’ne hala atık deşarj ederseniz olmaz. Bu Türkiye’nin en büyük sorunu bana kalırsa. Bunların bir anda olması gerekmiyor ama fosil yakıt kullanımı hedef yıl olan 2035’e kadar adım adım sıfırlanmalı. Arıtma tesislerinin hepsi bir günde yapılamasa da üç – beş yıl içinde deniz çevresindeki illerin tamamı ileri biyolojik arıtmayla donatılabilir. Bu Türkiye’nin olanakları çerçevesinde zannedildiği kadar zor bir şey değil.”
Müsilajı önlemenin iklim politikalarıyla entegre bir yolu olabilir mi sorusuna yanıtı şöyle: “Bunu önleme stratejisi kirliliği kesmek, ilk kuralı ise kaynağında önlemek. Önce kirlilik üretip sonra onu arıtmaya çalışmak çok daha zor. Evsel kirliliği önlemek pek mümkün değil, havzada yaşayan 25 milyondan fazla insanın kanalizasyonu ortadan kaldırılamaz ancak sanayi ve tarımdan gelen kirleticiler için önce bunu düşünmek lazım. Ötesi küresel iklim politikası…”
Dr. Şahin, Güney Kore’nin Türkiye için örnek oluşturabileceğini düşünüyor:
“2008’deki finansal krizde dünyadaki pek çok ülkede batma riski olan şirketler kurtarıldı. Güney Kore o dönemde kurtarma planını arıtma tesisleri üzerine kurdu ve bunu ‘ekonomiyi canlandırma’ manivelası olarak kullandı. Arıtma tesisleri ekonomiye bir yük değil, onun içinde bir yatırım. Kalkınma ve çevre ikilemi yaratmaya gerek yok. Ekonomiyi siz denizi kirleterek de büyütürsünüz, kirliliği önleyerek de. Örneğin Kanal İstanbul gibi irrasyonel bir yatırım yerine aynı finansmanla binlerce arıtma tesisi yapılabilir. Bu tür çevre koruma için finansman kaynaklarını devlet teşviki, vergi indirimi, uzun vadeli faizsiz kredi olarak firmalara ya da belediyelere sağladığınızda bu da bir ‘bail out/kurtarma paketi’ olabilir.“
NÜFUS VE SANAYİ YOĞUNLUĞUNU SEYRELTMEK ŞART
Doç. Cem Dalyan’ın önerisi, Marmara Havzası’ndaki nüfus yoğunluğunu azaltmak ve bundan sonra nüfusun bu bölgede yoğunlaşmasını izin vermemek. Endüstriyel ve tarımsal faaliyetlerin Marmara Denizi üzerinde yük olmaktan çıkarılması; sanayi tesislerinin önemli bölümünün uygun alanlara taşınması gerektiğini anlatıyor.
Bizans ve Osmanlı imparatorluklarından bu yana İstanbul’un kuzeyindeki doğal alanlara dokunulmadığını belirten KOS’tan Başar Toros, kenti kuzeye ve dikey olarak değil, denize yatay biçimde doğuya doğru genişletmek gerektiğini ancak bu rasyonel kabulün delindiğine dikkat çekiyor.
Marmara için hala umut var mı sorumuza cevabı da şöyle: “Umut olmama ihtimali yok. O zaman bizim de mücadeleyi bırakıp kaderimize razı olmamız lazım. Milyonlarca yılda oluşmuş bir iç deniz. Evet kirletiyoruz ama doğa da ‘Tamam, ben öldüm’ deyip geri çekilmiyor. Ama atıkları kesmemiz, havzaya yeni yük bindirecek endüstriyel ve kentsel büyümeyi engellememiz şartıyla.”
Orta vadede “desantralizasyon”un önemini vurgulayan Toros, bölgedeki yığılmanın ülkeye dağıtılması gerektiğini, hatta halka bir fayda sağlamadığını söylediği madenler, plastik üretimi gibi alanlardan Türkiye’nin çekilmesi gerektiğini düşünüyor.
Sanayi Bakanlığı sanayi üretimini ülke geneline yaymak ve Marmara’daki yoğunluğu azaltmak fikrini ilk kez 2018’de dillendirilmiş, 2022’de tekrar gündeme getirmişti. Bu yıl plan yeniden ısıtıldı. Buna göre Samsun’dan başlayıp Mersin’e kadar uzanan hatta seçilecek 15 ilde, yeni OSB’ler, endüstri bölgeleri, sanayi rezerv alanları, ‘mega’ sanayi parkları, üretim kampüsleri inşa edilecek. Ancak ekoloji aktivistleri, bu kararın ekonomik faydadan ziyade ekolojik yıkım getirebileceğine dikkat çekiyor. TEMA Vakfı, konuya ilişkin 2022’de yaptığı açıklamada ciddi boyutlarda kirletici özellikleri bulunan “mega endüstri bölgelerinin” Türkiye’nin önemli kıyı ekosistem alanları üzerinde planlandığına dikkat çekmişti.
MARMARA’NIN ZENGİN BİYOÇEŞİTLİLİĞİNİ KORUMAK İÇİN ÇABALAYANLAR
Marmara Denizi’ndeki mercanları korumak ve resif sayısını artırmak için yıllardır emek veren İÜ Deniz Bilimleri Fakültesi’nden, mercan uzmanı Doç. Eda Nur Topçu’nun çözüm önerilerinin başında akarsulara dökü yapılmasının ve Marmara Denizi’ne derin deşarj uygulamasının sonlandırılması var.
En iyi durumdaki mercan popülasyonunun Sivriada açıklarında olduğunu ancak orada bile demografik baskıdan dolayı riskin büyük olduğunu anlatan Topçu, “Bu yılı atlatabilirler, belki bir ikinci yılı, ama bir noktada buna dur denilmezse kesinlikle yok olacaklar. Geride bir çöl mü kalsın, amacımız bu mu?” diye soruyor.
Tavşan Adası, 2025, Video: Serço Ekşiyan
Prens Adaları’nda başta mercan ekimi olmak üzere, deniz ekosistemini koruma çalışmaları yürüten Büyükadalı aktivist Volkan Narcı ise kurduğu Deniz Yaşamını Koruma Derneği’ndeki ekibiyle hayata geçirdikleri, bir telefon uygulaması olan Mavi Atlas’ı çok önemsiyor. Bunu indiren dalgıçlar, yelkenciler, yüzücüler ya da deniz yolcuları gördükleri her bilgiyi/veriyi koordinatları ve fotoğraflarla eklediği takdirde, hem vatandaş bilimine katkı yapacaklarını hem de Marmara’yla ilgili gerçekçi bir istatistik çıkarabileceklerini, bir hafıza oluşturabileceklerini anlatıyor.
Grup, Adalar çevresinde mercan ekimi dışında hayalet ağlarını temizliyor, pinaların, deniz çayırlarının korunması için çaba gösteriyorlar.
Şimdiye dek balıkçılık faaliyeti ya da doğal yöntemlerle zarar görmüş 500 kök mercanı transfer ettiklerini anlatan Narcı, koruma alanı ilan edilen Tavşan Adası civarında restorasyon çalışması yaptıklarını ve alan içindeki resifleri çoğaltmaya çalıştıklarını söylüyor. Benzer koruma alanlarının Sivriada ve diğer adaların çevresinde de yaratılması için uğraşıyorlar.
Nur Eda Topçu’nun ise mercan ekimiyle ilgili bazı uyarıları var: Mercan ekiminin çok dikkatli ve sağlam gerekçelere dayanarak yapılması gerektiğini söyleyen Topçu şunları söylüyor: “Mercan neden ekilir? Öncelikle bir amacınız, bir dürtünüz olur. Durduk yere bir yerden bir yere taşımamalı. Bir canlıyı başka bir yerde yaşatmak için onun kolunu bacağını kesiyoruz. Ürettiğiniz şey de bir klon, yani genetik çeşitlilik üzerinde de etkileri var. Dolayısıyla çok iyi düşünülüp organize edilmesi lazım.”Topçu, demografik yapının değiştirilmemesi gerektiğini vurguluyor.
Topçu’nun aynı üniversiteden birlikte araştırmalar yaptığı meslektaşı, süngerler üzerinde çalışan Doç. Bülent Topaloğlu’nun önerisi ise koruma. Gökçeada açıklarında sünger ekimi yaptıklarını, hayvanların ölmese de büyümediğini anlatan Topaloğlu, “En doğru yöntem, var olanı korumak. Sünger yetiştiriciliği, ekimi vs. pek çok çalışma yapılıyor, ancak bunlar hem küçük pilot çalışmalar hem de istediğimiz sonuçları her yerde elde edemiyoruz. Tek yapmamız gereken yok etmemek ve bu noktaya gelmemek” diyor.
Yakın zamana kadar sünger avcılığının yasak olduğunu ancak birkaç yıl önce yeniden izin verildiğini anlatan Topaloğlu, “Avcılığa başlama kararı almadan önce popülasyonu bilmeniz gerek, avcılığın kriterlerini de belirlemelisiniz. Bunları yapmazsanız, lüferin, sırtı karanın, kofananın başına gelen süngerin de başına gelecek, yok olacaklar” ifadelerini kullanıyor.
Prof. Mustafa Sarı ise üniversitedeki ekibiyle birlikte Akdeniz’in en büyük çift kabuklusu “pina nobilis”ler ve onlara yuva işlevi gören deniz çayırlarının korunması için projeler üretiyor. Akdeniz’deki pina popülasyonu, 2016 yılında meydana gelen bir salgından dolayı toplu halde yok oldu. Çok özel yapısı sayesinde Marmara Denizi pinalar için son sığınak.
Yaklaşık üç yıldır “Marmara’nın Umudu Pina” adlı projeyi yürüten Sarı, pinaların deniz ekosistemindeki önemli yeri ve denizin temizlenmesine sağladığı katkıya rağmen, pinaların Marmara’yı müsilajdan kurtarmak için mucizevi bir çözüm olarak görülmemesi gerektiğine özellikle vurgu yapıyor: “Pinalar bir sembol. Varlıklarının korunması ve desteklenmeleri, yaşam alanları olan deniz çayırları ile birlikte sağlıklı bir Marmara’ya işaret ediyor.” Yapılan çalışmalar sayesinde, 2021 müsilaj felaketinde büyük zarar gören Marmara’daki pina nüfusunun toparlanmaya ve yeni yavrular üretmeye başlamasından ise son derece memnun.
Prof. Bayram Öztürk ve Doç. Cem Dalyan da deniz çayırlarının korunması ve rehabilitasyonu projeleri yürütüyor.
Dalyan ve ekibi TURMEPA ile İstanbul Üniversitesi’nin ortak projesiyle, oksijen yetersizliği çeken Marmara’ya destek vermek için, önümüzdeki üç yıl boyunca Prens Adaları civarında yaşayan deniz çayırlarının korunması için haritalama yapacak, geliştirdikleri projelerle farkındalık ve temizlik faaliyetleri yapacak.
Prof. Öztürk ve ekibi ise 2013’te başladıkları deniz çayırlarını izleme faaliyetini bu yıl da devam ettiriyor. Öztürk deniz çayırlarının oksijen ürettiğini ancak bunun tıpkı pinalar gibi müsilajdan kurtulmak için bir çare olmadığını ya da Marmara Denizi’nin azalan oksijeninin yerine geçecek seviyede oksijen üretmelerinin mümkün olmadığını da vurguluyor:
“Deniz çayırları Akdeniz’in birincil derecede önemli, endemik ekosistemi. İçinde yüzlerce balık ürüyor, büyüyor, yumurta veriyor. Ürettiği oksijen ise kendileri için… Marmara Denizi’ndeki deniz çayırlarının korunması denizin oksijen oranına katkıda bulunacaktır, ancak onların korunmasıyla müsilaj ortadan kalkacaktır denilemez. Tersini kesin olarak söyleyebiliriz: Müsilaj fotosentezi engellediği için deniz çayırlarının yaşam şansını azaltır, çünkü fotosentez yapıp oksijen üretemez ve yaşamı, habitat sağladığı canlılarla birlikte sonlanır.”
Denizdeki deniz çayırları bölgelerine şamandıralar atarak bir farkındalık ve uyarı görevini yerine getirdiklerini anlatan Öztürk, deniz mercanlarını da takip ettiklerini anlatıyor.
Çevre örgütü WWF Türkiye, daha çok Akdeniz ve Ege’deki deniz çayırlarına odaklanmış durumda. Marmara Denizi’nde müsilajın yeniden görülmesiyle birlikte doğa koruma alanında çalışan sivil toplum kuruluşları olarak bir araya gelerek, “Ya #DenizBoğulursa?” başlıklı bir farkındalık kampanyası başlatmışlar. Başlık, gözle görünmeyen boğulmanın metaforik bir ifadesi olarak seçilmiş.
Hedeflerini şöyle anlatıyorlar: “Öncelikli hedefimiz, ileri biyolojik arıtma yatırımlarının hayata geçmesi için finansal modelleri devreye almak. Özel sektör ve finans kurumlarıyla örnek bir model geliştirilirse, bu yalnızca çevresel değil ekonomik anlamda da büyük katkı sağlayacak.”
Yaşanan çevresel krizin toplumsal karşılığını güçlendirmek için yalnızca uzman bilgisine dayanmanın yeterli olmadığını, bilim insanlarının elde ettiği verilerin kamuya açık hale getirilerek, toplumsal bir mesele haline getirilmesinin önemine dikkat çeken örgüt temsilcileri, “vatandaş bilimi” kavramına vurgu yapıyor. “İnsanların yaşadıkları çevrede olup biteni gözlemleyerek veri toplaması, çevre sorunlarının gündelik yaşamla kurduğu ilişkiyi görünür kılar. Bu tür katılımcı modeller, ekolojik krizi soyut bir mesele olmaktan çıkarır; insanların kendi yaşam alanlarıyla doğrudan ilişkili bir konuya dönüşmesini sağlar.”
Merkezi yönetim, yerel yönetimler, özel sektör, bilim insanları ve sivil toplumun birlikte çalışmasına ihtiyaç olduğunu belirten WWF – Türkiye’ye göre sürecin anahtarı şeffaflık.
“Ya #DenizBoğulursa?” kampanyasının bileşenlerinden Greenpeace Türkiye’den Özyer de 2021’deki müsilaj krizinin ardından hazırlanan Eylem Planı’nda belirlenen adımları paylaştıklarını, ancak süreç içinde taleplerin güncelleştirildiğini, görüntüleme, belgelendirme, bilimsel arka planını oluşturma ve lobicilik faaliyetlerinin yoğunlaştırdıklarını anlatıyor.
Grenpeace Türkiye, 2021’de de Ergene Nehri’nden Marmara Denizi’ne derin deşarjın durdurulması için “Vanayı Kapat” adlı bir kampanya yürütmüş; örgütün ikonik gemisi Arctic Sunrise da kampanyaya destek olmak için Türkiye’ye gelmişti.
Özyer, Kunning-Montreal anlaşmasının yanı sıra Türkiye’nin imzaladığı Küresel Okyanus Anlaşması’nın (BBNJ) hayata geçirilmesinin önemine de dikkat çekiyor. Uluslararası suların biyolojik çeşitliliğinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için bağlayıcı hukuki çerçeve sağlayan anlaşma sayesinde Türkiye’nin denizlerini korumak için en azından organizasyonel, kurumsal ve hukuki altyapının oluşmasını sağlayacağını belirtiyor. (Türkiye Küresel Okyanus Anlaşması’nı Özyer’in açıklamasından sonra onayladı. Anlaşma 17 Ocak’ta yürürlüğe girdi- E.N)
Türkiye’nin çevre sorunlarının da bunların çözüm yollarının da çok çalışıldığını ve hepsi için eylem planlarının belli olduğuna vurgu yapan GP direktörü, “Ancak yine haklı çıktık, haklıyız demekten kaçınıyoruz, bu bitmek bilmeyecek bir mücadele”diyor.
AŞIRI BALIKÇILIK İÇİN RADİKAL ÖNLEMLER ALINMALI
Marmara Denizi’nin fiziksel yapısının kendini onaracak bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Prof. Ahsen Yüksek, en önemli önlemi, “insan baskısını azaltmak” olarak tanımlıyor:“Bunun için kararlı bir siyasi duruşa ihtiyaç var. İstendiği takdirde kaynak oluşturmak zor değil. Belki de bu tür büyük problemler, gelip geçici siyasi idareler yerine küresel düzeyde ele alınmalı.”
Radikal bir önlem ve ilk adım olarak Marmara Denizi’ndeki avcılığın tamamen durdurulması gerektiğini belirten Yüksek, şöyle konuşuyor: “Marmara Denizi, boğazlarla birlikte balıkların üreme ve beslenme için kullandıkları önemli bir su yolu. Kuzey Ege ve Karadeniz’de avcılık yapılabilir ama bizim şu 11 bin km3’lük alanı bir süre rahat bırakmamız lazım. Müsilajın önlenmesi için ortamdaki yüksek oranda protein ve şeker içeren planktonlar tüketilmeli. Bunu yapacak olanlar da küçük balıklar. Zengin balık kaynaklarını, mavi büyümeyi istiyorsak, tamamen korumaya almamız gerekiyor.”
Marmara’nın balık popülasyonu üzerinde çalışan ve Bilim Kurulu’nda da yer alan bir diğer bilim insanı, Prof. Saadet Karakulak da her yıl 5.5 milyon m3 atık su akıtılan Marmara Denizi’nin kendini temizlemesi için ona fırsat vermememiz gerektiğine vurgu yapıyor. Bilim insanları olarak gerekli araştırmaları yapıp önlemleri ve çözümleri ifade ettiklerini anlatan Karakulak, bundan sonrasının sorumluluğunun idarede olduğunu hatırlatıyor: “İleri biyolojik arıtmayı destekleyin, dolgu alanları yapmaya son verin, deşarjları engelleyin, aşırı avcılığı ve insan baskısını azaltın, bu kadar basit.”
Karakulak, Türkiye’nin balıkçı filosunun gereğinden fazla büyüdüğünü de vurguluyor: “2002’de balıkçı filomuza yeni tekne eklenmesini durdurmuşuz kağıt üzerinde ama her tersanede büyük balıkçı teknesi üretimini görüyoruz. Akdeniz havzasında en yoğun avcılık Türkiye’de. AB kurallarına uyan Yunanistan, kıyısal alanlarını biyoçeşitliliği korurken, endüstriyel balıkçıları 0-40 metre derinliğine asla sokmazken bizde 0-24 metreyi bile çok bulup hala kıyı alanlara girip daha çok avlanma derdindeler. Denizde plankton yiyecek balık kalmadı. Bunun mutlaka engellenmesi, çok sıkı denetlenen koruma alanlarının hayata geçirilmesi lazım.”
Prof. Salihoğlu’nun da “aşırı avcılık” ile ilgili önerileri var: “Endüstriyel balıkçılık, ekosisteme doğrudan müdahale haline geldi. Aşırısını, sürdürülebilir olup olmamasını çoktan geçtik. Tek tür üzerinden yürütülen bu faaliyet tüm bilimsel kriterlerin de dışında. Hemen, beklemeden kota veya koruma alanlarının en az yüzde 30 artırılması gibi yöntemlerle müdahale edilmesi gerekiyor.”
Prof. Sarı da balıkların çoğalabilmesi için koruma alanları oluşturulması ve gırgır ve algarna avcılığının Marmara’da yasaklanmasını; kıyı kullanımının kontrol altına alınmasının önemine dikkat çekiyor.
DÖNGÜSEL SU YÖNETİMİ NEDEN ÖNEMLİ?
Dr. Akgün İlhan ise daha geniş bir perspektiften bakıyor. Marmara Denizi’ni 1950’lerdeki haline geri döndüremeyeceğimiz fikrine katıldığını belirten İlhan, yine de ileri biyolojik atık su arıtma tesislerinin yüzde 90’lara çıkarılması halinde halen yaşayan bir denize sahip olabileceğimizi düşünüyor. Bunun için doğal varlıklara sömürülmesi gereken bir kaynak olarak bakılmasından vazgeçilmesi lazım: “Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada durum benzer. Bir paradigma değişikliğine ihtiyaç var.”
Belediyelerin su ve kanalizasyon idarelerinin zararına su satıp kademeli fiyatlandırmalarla zararı karşılamaya çalıştıklarını anlatan Akgün, bunun da şişirilmiş bir su arzına neden olduğunu belirtiyor. Oysa su arzıyla uğraşmak yerine az suyla çok iş yapmak veya aynı işi daha az suyla yaparak daha az su harcamak; yani “döngüsel su yönetimi” özellikle sanayi işletmeleri için elzem ona göre. Bunun sadece teknolojik yatırımlarla değil, anlatarak, eğiterek, su ayak izini düşürmek için farklı programlar, projeler geliştirerek yapılmasının da daha verimli olacağı kanısında.
Suyu bütünleşik şekilde algılamak; yani sadece tatlı su kaynaklarını değil, deniz suyunu, yerin altındaki suyu, atmosferdeki suyu bir arada ele almak üzere merkezi ve yerel yönetimlerin bir araya gelmelerinin önemine dikkat çekerken, somut önerisi Su Kanunu ve katılımcı su yönetimi. Aksi takdirde su kaynakları başta olmak üzere doğal kaynaklar üzerinde artacak baskıların neden olacağı sosyal-ekolojik yıkımın boyutunu tam olarak kestirmenin güç olacağını kaydediyor.
HAVZA BAZLI PLANLAMA NEDEN ÖNEMLİ?
Sera Tolgay Marshall’ın sürdürdüğü araştırma da sadece denize odaklanmanın çözüm getirmeyeceğini, havzanın akarsuları, bir çoğu Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınmış sulak alanları, tarım ve sanayiye ayrılan bölümleri, ormanlık alanları ve yerleşim planlarını bir bütün olarak ele alan bir planlama ve projeksiyon yapılması gerektiğini gösteriyor.
İki yıl boyunca 26 ayrı noktada çalışan ekibin önerisi; 2030’a kadar havza yüzölçümünün en az yüzde 30’unun korunması. Bunun için de 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında bütüncül bir koruma ağı oluşturulması gerektiğini söylüyorlar.
“30×30” hedefi, yani 2030’a kadar kara ve deniz alanlarının en az yüzde 30’unun korunması, 2022’de Kanada’nın Montreal kentinde imzalanan Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi (Kunming-Montreal Global Biodiversity Framework-GBF) kapsamında kabul edildi. Bu hedef, doğanın kendi kendini yenileyebilmesi için asgari bir eşik olarak görülüyor. Türkiye, GBF’ye taraf. Çerçeve Sözleşmesi yasal olarak bağlayıcı olmasa da taraf ülkelerin, 2030 hedefleri doğrultusunda Ulusal Biyoçeşitlilik Stratejilerini ve Eylem Planlarını güncellemelerini ve uygulamalarını yönlendiriyor.“
Tolgay Marshall, “Türkiye, çerçeveyi desteklediğini açıklasa da hedeflerin anlamlı olması için yerel planlara ve yasalara yansıması çok önemli” diyor. Ona göre, hali hazırda var olan ormanların ve sulak alanların kararlı biçimde korunması halinde hedefin yüzde 25’ine hemen ulaşılabilir.
Bundan sonraki adımları ise 30X30 hedefini Prens Adaları için uygulanması için bir envanter çıkarmak ve vizyon oluşturmak olacak.
Suyun doğduğu yerden denize kadar tüm döngüsünü korumanın, kirleticiyi kaynağında önlemenin ve doğal alanları da bu sistemin önemli bir unsuru olarak korumanın ve onarmanın önemine vurgu yapan Tolgay Marshall’ın çözüm önerilerinin başında da, derin deniz deşarjının durdurulması ve Marmara’ya temiz su gitmesinin sağlanması geliyor.
Aynı zamanda Marmara Havzası için kapsamlı bir restorasyon planı hazırlanmasını, tatlı su ekosistemleri ve suyun değdiği doğal alanların öncelikli olarak korunması için beş ana stratejinin hayata geçirilmesini öneriyor: Sulak alanlar ve longozların korunması; tatlı su kaynakları ve göllerden aşırı su kullanımın engellenmesi; baraj gölleri ve nehirlerin çevresinde arazi kullanımının su döngüsünün hassasiyetine göre planlanması; bölgedeki tüm doğal yaşlı ormanlar “doğal sit alanı” ilan edilmesi ve kıyılar boyunca bağlantıları güçlü ve birbirini destekleyen deniz koruma alanları kurulması…
Dünyadan bunu başarabilmiş örnekler de veriyor: San Francisco Körfezi ve New York’un “Billion Oyster Project”i, Barselona’da, “Litoral Planı”, Cenova ve Marsilya gibi Akdeniz kentlerinde, kanalizasyon sistemlerinin yenilenmesiyle birlikte “yeşil liman” ve “doğa temelli dalgakıran” uygulamaları, Venedik Lagünü’nde yürütülen restorasyon projeleri, Rotterdam’ın “Room for the River” ve “Water Squares” projeleri gibi:
“Tüm bu örnekler bize denizel kirlilik ile mücadelenin, sürdürülebilir su yönetiminin ve kentsel tasarımın birbirinden ayrı alanlar olmadığını gösteriyor. Başarılı olan kentler, bunları birlikte düşünüp suyu hem bir risk hem de bir ekolojik varlık olarak ele alıyor. Marmara Denizi için de benzer şekilde, sanayi ve altyapı baskısını azaltırken “doğa ile uyumlu planlama” anlayışı gerekiyor. Marmara, tıpkı bu kentler gibi, insanla deniz arasındaki bağı yeniden kurabilirse, yalnızca Türkiye için değil, Akdeniz havzası için de örnek bir dönüşüm alanı olabilir.”
Kentsel atık su deşarjlarının devam etmesiyle, Marmara’nın sınırlı atık su özümleme kapasitesinin üzerinde anorganik ve organik besin tuzu girdisinin artarak devam ettiğini vurgulayan Marmara Belediyeler Birliği’nin vurguladığı yöntem de bütünleşik bir strateji. Çok boyutlu, çok paydaşlı ve entegre bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini kaydeden MBB, bu stratejilerin kirliliğin kaynağında önlenmesinden ekosistem restorasyonuna, doğru kentleşme modellerinden sürekli izleme ve güçlü iş birliğine kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığına dikkat çekiyor.
Prof. Gamze Varol da çözüm için herkese görev düştüğü görüşünde. Geniş kapsamlı müdahale stratejilerine sahip; ekolojik parametrelerin yanı sıra, ekonomik, sosyal, sağlık boyutlarını da içerecek bir projeksiyon yapılması gerektiğini belirten Varol, bütünleşik izleme ve şeffaf verinin önemine vurgu yapıyor:“Çevresel, gıda güvenliği ve sağlık göstergelerinin birlikte izlendiği bir sistem kurmalıyız ve bu da son derece şeffaf, herkesin faydalanmasına açık olmalı. Türkiye’nin buna uygun altyapısı var, böylece biz de elimizdeki verilere göre uyarılarımızı daha sağlıklı yapabiliriz.”
Marmara’ya sahip çıkmayı sadece bir ekolojik çevresel aktivite değil, bugünün topluluklarının yaşam kalitesini artıracak ve gelecek kuşakların sağlıklı olma hakkını ve durumunu da belirleyecek bir mücadele alanı olarak tanımlayan Varol soruyor: “Bugün Marmara’ya davranış şeklimiz aslında bizim sadece ekosisteme yaklaşımımızı değil ülkenin geleceğe bakışını da gösterecek. Bugün çok önemsenmese de yarın çevresel nedenlerle hasta olarak karşımıza çıkan herkes, aynı zamanda ekonomik bir yük anlamına da geliyor. Sosyal güvenlik sistemimiz bunu kaldırabilecek mi mesela?”
TARIM İLAÇLARI, KİMYASAL GÜBRELER: ÖNCE BİLGİ, SONRA DENETİM
Tarımsal girdiler konusunda ise tam bir karmaşa hakim. Bilim insanları ve meslek örgütleri Marmara Havzası’na yayılı kaynaklardan ve akarsulardan ne kadar tarımsal kaynaklı girdi olduğunu kesin olarak bilmiyor. İlgili bakanlıklar üretilen, ithal ve ihraç edilen tarım ilaçları ve gübreyle ilgili bazı istatistikleri tutsalar da bu kaynaklardan denize akan azot ve fosfor yüküne ve bunun etkisine ilişkin anlamlı bir veri setine ya sahip değil ya da bunu açıklamıyor.
Marmara’nın Dijital İkizi projesini yürüten Prof. Barış Salihoğlu, bu nedenle ancak “modelleme” yapabildiklerini söylüyor.
Son gelişme olarak Tarım ve Orman Bakanlığı, bilinçsiz ve aşırı kimyasal kullanımını engellemek için tarım ilaçlarına e-reçete uygulamasına başladı.
İstanbul Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Hasan Murat Kapıkıran, 2000’li yılların başında Ziraat Tarım İl Müdürlüklerindeki çiftçi eğitim dairelerinin kapatıldığını, çiftçilerin o günden bu yana bitki koruma ürünleri satan büyük firmanın satıcıları ve pazarlamacıların eline bırakıldığını hatırlatıyor; bunun değiştirilerek eğitim ve danışmanlık faaliyetleri ile tarım ilaçları için reçete yazma yetkisinin ziraat mühendislerine bırakılmasının gereğine işaret ediyor.
Toprağın tarım ilaçlarından temizlenmesinin beş yıl aldığını belirten Kapıkıran, bu süre içinde çiftçinin gelir kaybının devletin sübvanse etmesi gereğini vurguluyor. Marmara Denizi Eylem Planı’nda tarımsal faaliyetler için halen bir kontrol mekanizması oluşturulmadığını hatırlatan Oda Başkanı, yasal düzenlemenin gecikmeden yapılması gerektiğini de kaydediyor.
Müsilaja yol açan kritik besleyici etkenlerden birinin azot ve fosfor yükü olduğunu hatırlatan Dr. Bülent Şık ise agro ekolojik bir plana işaret ediyor, bu maddeleri içeren temizlik maddelerinin de yasaklanması gerektiğini belirtiyor. Nitrat ve çeşitli toksik maddelerin oluşturduğu PFAS kirliliğini de hatırlatan Şık, Türkiye’nin hangi havzanın ne ölçüde kirletildiğini gösteren kapsamlı bir haritaya sahip olmaması nedeniyle, parçalı yanıtların bütünsel bir çözüm getirmeyeceğini ifade ediyor. Bülent Şık, siyasal iradenin sorumluluğuna dikkat çekiyor.
Vatandaşlar çözümün parçası olabilir mi?
Sorunu yaratanlar da çözecek olanlar da bireyler değil. Ama acaba vatandaşlar çözüme katkıda bulunabilir mi?
Prof. Sarı’nın yanıtı, “temkinli evet.” Karar alıcıları harekete geçmeye zorlayacak aktif vatandaşlık ona göre pek çok şeyi değiştirme potansiyeline sahip. İnsanın çöp atmaması, aşırı tüketmemesi, çevresini koruması gibi doğal sorumlulukları olduğunu anlatan Prof. Sarı, vatandaşın devlet mekanizmasıyla olan hukuk ilişkisine dikkat çekiyor: “Sistem içinde sadece birey olarak var olmuyoruz. Kanunların ve Anayasa’nın tanıdığı toplumsal haklarımız var. Devlet çevreyi korumakla, vatandaş da bu olmadığında hesap sormaktan, takipçi olmaktan sorumlu. İtiraz edecek, karşı duracak, en önemlisi de bu sorunu çözmeyene oy vermeyecek, çözmek için planı, programı olanı destekleyecek. Başka türlü olmaz.”
Bireysel olarak ise “Daha az atık çıkarma, temizlik vb. için daha az kimyasal kullanma, örneğin kızartma yağlarını lavaboya dökmekten vazgeçme gibi yaşam alışkanlıklarının değiştirilmesi denizi kurtarmaz ama ona yardım edebilir” diyor.
Prof. Gökhan Orhan’ın vurgu yaptığı konu ise ekolojik vatandaşlık. “Her insan faaliyeti mutlaka bir etki yaratır”diyen Orhan, “Aşırı tüketmeye devam ettikçe maalesef sürdürülebilirlik dediğimiz şey imkansız. Bizim bir yerde artık nicelikten niteliğe doğru bir kayış gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bu da var olan döngü içinde, üretim ve tüketim kalıpları içinde çok da mümkün değil” diye konuşuyor.
Aşağıdan yukarı doğru toplumsal talebin önemini hatırlatarak “Hakim çıkarların, hakim yapıların sürdürülemez nitelikteki politikaları karşısında toplumdan daha sürdürülebilir politikalara dair bir talep gelmeli ki bu talep siyasal olarak bir karşılık bulsun. Yani bir karşı hegemonyayı sizin/bizim oluşturmanız gerekiyor” diyor.
Volkan Narlı’nın vurgusu da aynı noktaya: Kamuoyu, vatandaş, özel sektör ve medyanın Marmara Denizi’ni yeniden sağlıklı bir hale dönüştürmeyi öncelikli ortak bir talep haline getirerek karar alıcılar üzerinde baskı oluşturması halinde her şeyin değişeceğine inanıyor. Tavşan Adası’nın koruma alanı ilan edilmesini örnek olarak gösteriyor ve bunu tüm Marmara için yapılabileceğini düşünüyor. Ona göre, bir kişi bile fark yaratabilir.
Belediyelerin de vatandaştan talepleri var: Atık su tesislerine kadar ulaşan, kullanılmış yağ, peçete, ıslak mendil, ev eşyası, battaniye, pet şişe, saç yumakları, metal aksamlar gibi pek çok atığa dikkat çeken görüştüğümüz belediye yetkililerin hemen hepsi bunların tesisleri çalışamaz hale getirdiğini ve büyük maliyete neden olduğunu belirtiyor, halkın özenli olması gerektiğini söylüyor.
Aynı uyarı Prof. İnsel’den de geliyor. Özellikle atıkların içindeki ıslak mendil, bebek bezi gibi maddelere dikkat çeken İnsel, İspanya’nın bu sorunu çözebilmek için 230 milyon Euro harcadığını söylüyor.
BÖYLE GİDERSE…
Çözüm önerileri bir an önce hayata geçirilmez ve Türkiye, Marmara Denizi’ni havzası ile birlikte göz ardı etmeye devam ederse olabilecekleri sorduğumuz bilim insanları ve uzmanların yanıtları birbirine çok benzer:
Müsilajı yaratan koşulları değiştirmedikçe ve acil, kapsamlı, bütünü ele alan bir müdahale, koordineli bir şekilde hayata geçirilmezse aynı manzarayı, üstelik daha da sıklaşarak ve ağırlaşarak yaşamamız kaçınılmaz. Böyle devam ederse, Marmara’nın yakın gelecekte tatlı su kaynakları azalmış, tuzluluğu artmış, endemik biyoçeşitliliği tükenmiş ve istilacı türlerin işgal ettiği; sıklaşan krizlerle boğuşan bir deniz haline gelmesi uzun zaman almayacak. Sürecin sonunda ise bu eşsiz denizin turizmi, balıkçılığı, hatta sanayiyi de kendiyle beraber sürükleyecek bir bataklık, oksijeni olmayan ölü bir deniz haline dönüşme olasılığına dikkat çekiyorlar.
Müsilaj ve beraberinde getireceklerin sadece Marmara’yı değil, boğazlar yoluyla Ege ve Karadeniz’i de boğacak, giderek büyüyen bir sorun haline geleceği uyarısı yapan bilim insanları, bunun denizleri paylaştığımız ülkelerle uluslararası bir sorun yaratacağı uyarısı da yapıyor.
Bu araştırma JournalismFund Europe’un desteğiyle hazırlanmıştır.
