Marmara Denizi’ndeki müsilaj, Türkiye’nin neredeyse “gelenekselleşmiş” pek çok sorununu belirginleştiren bir turnusol haline geldi. Hedeflerin kağıt üzerinde kalıp uygulamaya geçememesi; gerek merkezi idare-yerel idareler arasında gerekse kurumlararası eşgüdümsüzlük; tutarlı, bütünlüklü ve sorunun kökenine inen uzun süreli planlama yerine günü kurtarmaya yönelik yüzeysel önlemler; şeffaflık ve hesap verebilirlik eksikliği; bilim insanları, uzmanların görüş ve uyarılarını dikkate almama ve benzerleri…
2021 müsilaj felaketinin ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın koordinasyonunda, onlarca uzman ve bilim insanının katkıda bulunduğu 22 maddelik Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı’nda öngörülen eylemlerden şimdiye dek 11’i kısmen hayata geçirildi.
Marmara Belediyeler Birliği’nin (MBB) raporlamasına göre, hedefe en çok yaklaşılan maddeler şöyle:
- Eylem 1: Koordinasyon Kurulu ve Bilim ve Teknik Kurulu Oluşturulması
- Eylem 2: Marmara Denizi Bütünleşik Stratejik Planı Hazırlanması
- Eylem 3: Marmara Denizi ve Adalar Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmesi
- Eylem 4: Müsilajın Temizlenmesine Yönelik Acil Müdahale Çalışmaları
- Eylem 6: Atıksu Arıtma Tesislerinin Deşarj Standartlarının Güncellenmesi: 2021/13 genelge ile deşarj standartlarında yüzde 20-50 oranında kısıtlama getirildi.
- Eylem 10: Gemilerin Atıksularının Boşaltılmasının Önlenmesi
- Eylem 12: Atıksu Arıtma Tesislerinin Online İzlenmesi ve İzleme Noktalarının Artırılması: Denizlerde Bütünleşik Kirlilik İzleme Programı (DEN-İZ) ve MARMOD FAZ II Projesi çalışmaları
- Eylem 13: Bölgesel Atık Yönetimi Eylem Planı ve Deniz Çöpleri Eylem Planı Hazırlanması
- Eylem 18: Hayalet Ağ Temizliği
- Eylem 20: Müsilaj Nedeniyle Zarar Gören Balıkçılara Ekonomik Destek
- Eylem 21: Halk Bilinçlendirme ve Platform Oluşturma
Hedefe “en az” yaklaşılan eylemler de şu şekilde:
- Eylem 5: Mevcut Atıksu Arıtma Tesislerinin İleri Biyolojik Arıtmaya Dönüştürülmesi
- Eylem 7: Arıtılmış Atıksuların Yeniden Kullanımının Artırılması
- Eylem 8: Atıksu Arıtma Tesislerini Gerektiği Gibi İşletmeyen OSB’lerin Rehabilitasyonu
- Eylem 11: Tersanelerde Temiz Üretim Tekniklerinin Yaygınlaştırılması
- Eylem 15: Dere Yataklarına Yapay Sulak Alanlar ve Tampon Bölgeler Oluşturularak Kirliliğin Denize Ulaşmasının Önlenmesi
- Eylem 16: Zeytin Karasuyu ve Peynir Altısuyu Kaynaklı Kirliliğin Önlenmesi
- Eylem 22: Soğutma Suları ve Termal Tesislerden Oluşan Sıcak Suların Marmara Denizi’ne Etkilerinin Azaltılması.
Hedefler büyüktü, bunun için de Bakanlık bünyesinde “Başkanlık” oluşturularak, bazı yetkiler belediyelerden bakanlığa alındı.
Karar alıcıların sorunun büyüklüğünü anladıkları ve çözmek için özellikle de atık sular konusunda aksiyon alacakları izlenimi doğmuştu. Ancak “kurtarma operasyonu” aradan geçen dört yılın sonunda beklenen sonucu yaratmak bir yana yanına bile yaklaşamadı.
Bakın Prof. Mustafa Sarı ne diyor?
Sadece Sarı da değil, pek çoğu Bilim Kurulu’nda da yer alan ve bu raporlama için bizimle konuşan bilim insanlarının tamamı ve Marmara Belediyeler Birliği’nin ortak eleştirisi bu yönde: En önemli ve can alıcı beşinci maddenin; yani atık suların ileri biyolojik arıtma yapılmaksızın Marmara’ya deşarjının engellenmesi hayata geçirebilmiş değil. Ayrıca Marmara Havzası’ndaki yoğun tarımsal faaliyetler sonucu ortaya çıkan tarımsal zehirlerle, yüklü atıkların giderilmesine yeterince yer verilmemiş olması da eksikler arasında sayılıyor.
Çevre Bakanlığı’nın son olarak 27 Haziran’da yayımladığı Koordinasyon Kurulu Toplantısı sonuç metnine göre, 2021’den 2024’e ileri biyolojik arıtma tesislerinin inşasında gerçekleşme performansı yüzde 1,4. Hiç tesisi bulunmayan yerleşimlerin yanı sıra, çoğu tesis sadece ön arıtma veya standart biyolojik arıtma seviyesinde çalışıyor veya mevcut tesislerin bir kısmı modernize edilmeye çalışılıyor ancak dönüşüm için atılan adımlar henüz ihmal edilecek kadar düşük. Arıtılan atık suların yeniden kullanım oranı ise yüzde 5’i geçemedi.
Arıtmaların 2021’den bu yana en az yüzde 50 oranında artmış olması gerektiğini, ancak bunun gerçekleşmediğini vurgulayan Prof. Barış Salihoğlu, karasal girdilerin de azaltılmadığına dikkat çekiyor. Salihoğlu, Eylem Planı’nın bilime dayalı, doğru bir plan olduğunu, ancak sorunun uygulamada olduğunu, planın kararlılıkla uygulanmaması halinde faydasının çok sınırlı olacağını söylüyor.
Prof. Bayram Öztürk ise soruyor: “Eylem Planı kapsamındaki görevler yerine getiriliyorsa müsilaj niye, üstelik de artarak devam ediyor? Mucize bir çözüm yok ki. Yapılacak olan belli.”
Çevre Bakanlığı’nın son olarak 2023’te yayımladığı verilere göre, Marmara Denizi Havzası’nda belediye nüfusunun yüzde 51,7’sine ileri biyolojik arıtma, yüzde 11,9’una biyolojik, yüzde 36,4’üne fiziksel atık su arıtma hizmeti veriliyor.
Hal böyleyken Bakanlık, 25 Ekim 2025’te Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaptı. Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren değişiklikle korunan alanlar dışında, denizlerde 250 metreden daha derin anoksik tabakalara tehlikesiz inorganik atıkların boru hattı ile taşınarak bertaraf edilmesine izin verildi.
Aynı alanların, sera gazı emisyonlarının azaltılması amacıyla “yutak alan” veya depolama alanı olarak kullanılabilmesinin de önü açıldı.
Yönetmelik değişikliğiyle evsel/kentsel atık su deşarj şartları da güncellendi ve bazı tesislerle ilgili maddeye eklenen notla; “Deniz ortamına deşarjlarda klorür ve sülfat kısıntısının aranmayacağı” belirtildi.
YETKİ BAKANLIKTA, SORUMLULUK BELEDİYEDE
Meryem Kayan, Eylem Planı hazırlanırken meslek odalarının ya da toplumsal grupların dahil edilmemesini eleştiriyor. En büyük itirazı ise yıllardır yapılmayan yatırımların sorumluluğunun belediyelere yüklenmesine: “Her tarafı inşaat alanına çevirirken su havzaları niye korunamadı mesela? Bütçe yok muydu? Vardı ama bu da siyasi iradenin kurumlara verdiği yön ve vizyonla ilişkili. Bunu iklim için de konuşabiliriz, termik santraller için de. Şimdi de enerji mi çevre mi diyorlar ve yani neye mal olacağının hiç önemi olmadan enerjiyi seçiyorlar.”
Bilim ve Teknik Kurulu’nda yer alan Doç. Ahsen Yüksek’in eleştirileri de benzer:
“Denizle ilgili izlemeler zaten Çevre Bakanlığı’nın İzleme Projesi kapsamında yapılıyordu. Tarım Bakanlığı’nın mutlaka alması gereken önlemler, yapması gereken projeler var. Kirletici kaynaklarla ilgili yapılması gerekenler önerilerimiz doğrultusunda listelendi. Örneğin, Susurluk Havzası’nın kirletici kaynaklardan arındırılması ve temizlenmesi için arkadaki bütün sanayi ve tarım alanlarına, Bursa’daki ağır sanayinin yeniden ele alınmasında, bütün sanayinin sıkıştığı İzmit Körfezi’nde radikal değişiklikler yapılması gibi konularda büyük bütçelere ihtiyaç var. Bunlar, belediyelerin üzerine yıkılamaz. Ancak Türkiye’de çevreye bütçe ayrılmıyor ne yazık ki. Hele içinde bulunduğumuz şu dönemde hiçbir önceliği yok.”
Bu dosyayı hazırlarken ilgili bakanlıklara da Bilgi Edinme Hakkı kapsamında bir dizi ayrıntılı soru gönderip 2021’den bu yana Marmara Denizi’ndeki soruna ilişkin şimdiye dek yapılanları ve bundan sonraki projeksiyonlarını sorduk. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın cevap yazısında özetle, mevcut atık su tesislerinin ileri biyolojik arıtmaya çevrilmesinin ve yenilerinin yapılmasının belediyelerin sorumluluğunda olduğu ifade edildi; Bakanlığın görevi “izleme ve raporlama” olarak belirtildi.
2872 sayılı Çevre Kanunu‘na ilave edilen EK Madde 16 ile havzadaki belediyelerin, 2025 yılı Haziran ayına kadar ileri biyolojik atık su arıtma tesislerini kurmasının zorunlu hale getirildiği hatırlatılan yanıtta, ayrıca tüm ilgili belediyelerin atık su gelirlerinin yarısının, ileri atık su arıtma tesislerinin kurulmasına ayrılması zorunlu kılındığını vurgulandı.
Prof. Sarı da diğer uzmanlar gibi tüm yükün belediyelere bırakılmasını ve bunu üç yıl içinde çözmelerinin beklenmesini rasyonel bulmuyor:
Bakanlık, sorularımıza verdiği yanıtta atık sularda kimyasal oksijen ihtiyacı (KOİ) parametresi için deşarj standardı düzenlemesi yaparak kısıtlama getirdiklerini, ortam deşarj standartlarını belirlediklerini hatırlattı. Nilüfer ve Gönen çaylarına bırakılan sanayi atıklarına ilişkin ise her iki nehrin de “izlendiğini” belirtti, ancak endüstriyel kirlilik baskısını kabul etti, iki çay için eylem planı hazırlığında olduklarını kaydetti.
Verilen bilgilere göre, 23 Haziran 2025 tarihinde Gönen Deri İhtisas ve Karma OSB Müdürlüğü ve Bandırma OSB Müdürlüğü’ne ait atık su arıtma tesislerinden numune alınmış. Bandırma’da sonuçlar “iyi” çıkmış; Gönen’de ise sonuçlar “kötü” ve idari işlem uygulanmış: Ancak “iyi” ve “kötü” değerlendirmesine dayanak olan veriler, hangi şirkete, nasıl bir idari işlem uygulandığı gibi ayrıntılı bilgi sağlanmadı.
Ergene Nehri’nden Marmara Denizi’ne yapılan derin deşarj ile ilgili veri istediğimiz ve uygulamanın devam edip etmeyeceğine ilişkin sorumuz ise “sessizlikle” karşılandı. Belediyelere konuyla ilgili verilen ya da verilmesi planlanan mali ve teknik destek, Marmara Denizi Stratejik Planı’nın (2021-24) amaç ve hedefleri için öngörülen maliyet, şimdiye dek ne kadarının nereye harcandığına ilişkin sorularımıza da yanıt verilmedi.
Yürütülen proje çalışmaları ise şöyle listelendi: Marmara Denizi’ne Deşarj Edilen Soğutma Sularının Çevresel Etkilerinin Değerlendirilmesi (MARDESS), Müsilajın Marmara Denizi’ndeki Balıklarda Tür Değişimlerine Etkisinin Belirlenmesi (Mar-Bal), Marmara Denizi Havzası’ndaki Zeytinyağı Endüstrisinin Durum Tespiti (MAR-ZEY), Marmara Denizi Havzası Noktasal Kirlilik Yüklerinin Tespiti (MAR-AAT) .
Yüksek, bu çalışmaların büyük bölümünün yıllar önce yapıldığını hatırlatıyor: “Araştırmalarımızda kaba numunenin alınıp gerisinin denize verildiğini gördük, bunu da bütün ilgililere söyledik, uyardık. Marmara’nın akıntı sistemi o kadar güçlü ki siz İstanbul’dan bir ton su verdiğinizde o birkaç saatte Bandırma Körfezi’ne kadar ulaşıyor. Yani Marmara’yı bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bu da siyasi iradeyle ilgili bir durum. Her şeye bütçe ayrılıyor ama buna bir türlü bütçe bulamıyorlar. Özellikle İstanbul ve İzmit’teki nüfus yoğunluğu nedeniyle ileri arıtma tesisleri için gerekli alan dahi ayrılmıyor, kamulaştırma yapılmıyor. Nerede kaldı altyapı?”
Organize Sanayi Bölgeleri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı. Bunların kurulmasında kamu yararı olup olmadığı, arsa tahsisi gibi konular bu Bakanlığın uhdesinde. Ancak denetim yetkisi Çevre Bakanlığı’nda. Her iki bakanlık da OSB’lerle ilgili veri talep eden ayrıntılı sorularımıza yanıt vermemeyi tercih etti.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, denizi kirliliğine yol açan gemilerle ilgili sorularımıza, “Denetimlerde gerekli kontroller yapılmaktadır” yanıtıyla yetindi.
Tarım ve Orman Bakanlığı ise Marmara Denizi’nin tarımsal kaynaklı nitrat kirliliği karşı korunması amacıyla çalışmalar yürütüldüğünü, yaklaşık 5 bin istasyonla izleme yapıldığını kaydetti.
Bölgedeki illerde “iyi tarım” uygulamasının yaygınlaştırılması ve organik tarım için projeler yapıldığını belirten Bakanlığa göre, şimdiye tek sadece 3 bin 12 çiftçi bu uygulamaların kapsamına alınmış. Hayvancılıkla ilgili kimyasal gübre çalışmalarında ise havzadaki 674 işletme ile çalışılmış. Müsilajın görüldüğü 2021 – 2023 yıllarında hayvancılık yapan toplamda 10 bin 375 başvuruya 29 milyon 322, 187 TL ödeme yapılmış. Bakanlık, balıkçıların zarara uğraması durumunda destekleme yapılabileceğini belirtti.
Marmara Denizi’nde yılda 47 bin 410 ton kapasiteli 33 tesiste Akdeniz midyesi (Mytilus galloprovincialis) yetiştiriciliği yapıldığını bildiren Tarım Bakanlığı, yılda 300 ton kapasiteli bir tesis için de ön izin verdiğini kaydetti.
EYLEMSİZLİK VE KOMPARTMANTALİZASYON POLİTİKASINDA FEDA EDİLENLER
Prof. Gökhan Orhan insan faaliyetlerinin ortaya çıkardığı toprak, su ve hava kirliliğinin temelinde, ekosistemi bir bütün olarak düşünmemenin ve böylesi bir yaklaşımın çıkaracağı maliyetin karşılanması konusundaki isteksizliğin yattığını söylüyor.
“Bir eylemin olmaması da bir tercihtir” diyen Orhan, “Görmezden gelme de başka bir tarafa bakma da politik bir eylemdir aslında. Türkiye’nin doğası uzun yıllar boyunca sömürüldü, kirletildi. Modern çevre politikalarının gelişmesi ancak 70’lerden sonra başladı; ancak yasaların çıkması, yönetmeliklerin, kurumların oluşturulması neredeyse 30 yılı buldu. Bu süreçte de bir şeyler hep ertelendi, birtakım istisnalar sağlandı, açık kapılar bırakıldı” diye konuşuyor.
Ortada ciddi bir sorun olduğunu herkesin kabul ettiğini ancak mevzuata yakından bakıldığında çevre ve kalkınma “ikileminde” feda edilenin hep çevre olduğunu belirten Prof. Orhan, bunun bir zihniyete işaret ettiğini, yasa ve yönetmeliklerin olmasının uygulamayı da her zaman beraberinde getirmediğini anlatıyor: “Yasal prosedürün bir lidere, kahramana ihtiyaç duymadan, standart bir operasyon olarak uygulanması ve sonuç alınması gerekir normalde ama bu Türkiye’de mümkün olamıyor.”
Bunun nedenlerinden biri olarak da yetki ve sorumlulukların, birden fazla kurum arasında paylaştırmasının; yani politika entegrasyonunun eksikliğini gösteriyor. Ki biz de belediye ziyaretlerimizde bu şikayeti yerel idarecilerden çok sık duyduk:
“Türkiye’de bir ‘kompartmantalizasyon’ vardır. Her bakanlığın kendi gündemi var ve hepsi bunun en önemli olduğunu düşünüyor. Bunu yaparken de çevre kaygıları ikincil olarak görülüyor. Yasa ve yönetmeliklerdeki hedeflere ulaşılmasını mümkün kılacak politikalar, çok parçalı yetki ve sorumluluk alanları arasında yok olup gidiyor ya da ciddi çatışmalar ortaya çıkıyor. Sadece bakanlıklar da değil, örneğin su yönetimi geliştirilmesi, su kalitesi vb. yetkileri DSİ ile belediyeler arasında paylaştırılmış. Genellikle ortada bir rant varsa hepsi sorumluluğun ve yetkinin kendinde olduğunu söylerken külfet varsa bu diğerinin üzerine atılıyor.”
Meryem Kayan da ekliyor: “Çevre, en görünmeyen maliyetlerden ama uzun vadede en ciddi olumsuz etkiyi de o yapıyor. Yıllarca hem biz meslek odaları hem sivil toplum, Marmara Denizi’nin böyle devam ederse bu kirliliği kaldıramayacağını, bir gün kusacağını söyledik. Akut bir etki görülmüyorsa o anda bir refleks geliştirilmediği için sonuçta, keşke olmasaydı ama uyardığımız şey başımıza geldi. Marmara Denizi için sorumluluk ve yetkilerin paylaşıldığı pek çok kurum, kuruluş var. Sorun bunların arasında iyi bir yönetişim modeli kurulamamış olmasında. Hepsinin ardındaki en önemli faktör ise tercihleri yapan siyasi akıl.”
Prof. Orhan’ın “eylemsiz kalarak kamu politikası yürütmek” adını verdiği “gecekondulaşma” örneği çarpıcı: “1960’lardaki sanayileşme ile birlikte özellikle İstanbul’a akan yoğun göçün yarattığı barınma sorunu, kentin yeni sakinlerinin hazine arazilerine bir gecede ‘kondurduğu’ derme çatma yapılarla çözüldü. Bunu yapmak yasalara aykırıydı, onlara elektrik ve su vermek de öyle. Ancak devlet, başını başka yere çevirmeyi tercih etti. Bu sayede insanlar başlarını sokacak bir yer buldu, dolayısıyla sermaye daha ucuza işçi çalıştırabildi. O dönemdeki ‘sermaye birikimi’ bu sayede mümkün oldu. Bu da kendiliğinden gelişen bir süreç değil, bilinçli bir tercihti.”
Son yıllarda deprem riski gerekçesiyle hayata geçirilen “kentsel dönüşüm” sürecini de buradan ‘okuyor’ Prof. Orhan ve büyük bir fırsatın kaçtığını söylüyor. “Dönüşümün” sadece getirdiği ranta bakarak değil; örneğin yeni inşa edilen yapılara yağmur suyu hasadından güneş panellerine, akıllı bina uygulamalarına kadar belli ekolojik standartlar getirilerek de yapılabileceğini, böylece muazzam bir açılım sağlanabileceğini, ancak bunun diğer uzmanların da dile getirdiği “maliyet ve finansman” engeline takıldığını anlatıyor.
Belediyeler, çoğu konuda yetkisizlik ve kaynak yetersizliğini öne sürüyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise ısrarlı sorularımıza ve randevu taleplerimize olumsuz yanıt vererek, müsilaj ve denizel kirliliğin, ortaya çıkan kirliliğin yüzeysel temizlenmesi dışında kendi sorumluluk alanlarının dışında olduğunu bildirdi.
Konuştuğumuz pek çok uzman yetkilerin çoğunu elinde toplayan ancak sorumluluğu üstlenmeyen merkezi idareye işaret ederken, yerel idarelerin bu konudaki eylemsizliğini de eleştiriden muaf tutmadı.
Prof. Sarı, adını vermek istemediği Güney Marmara’daki bir belediyenin kanalizasyon arıtma tesisini örnek gösteriyor. Anlattığına göre, kanalizasyon çıkışına bir akvaryum konmuş ve “Arıttığımız suda balık yaşıyor” diyerek eleştirilmesine sitem etmiş. “Haklı” diyor Sarı: “Çünkü 3 birim su giriyor tesise, 1 birimi arıtılıyor, 2 birimi hiç dokunulmadan, bypass yapılarak arka taraftan deşarj ediliyor. Evet, arıtma tesisi çalışıyor ama hangi kapasiteyle?”
Bölgede bunu yapan tek belediye de bahsettiği değilmiş söylediğine göre: “Şirketler de bunu yapıyor, belediyeler de… Sonra gidip denize ve ona akan akarsulara bakıyorum: Kaynakta pırıl pırıl, denize ulaştığımda atık kanalına dönüşmüş. Peki ben kimi dinleyeyim: Yetkilileri mi, sanayiciyi mi yoksa dereyi mi? Ben dereyi dinliyorum çünkü bilim veriyle çalışır.”
Dr. Mert Gökalp, tesislerin çıkışlarında alınan örneklerin doğru alınıp alınmadığı konusundaki şüphelerini dile getirirken; Av. Bülent Kaçar, Trakya’daki belediyelerin “yetki karmaşası” nedeniyle sorumluluk almama tavrını eleştiriyor: “Bildiğim bir tek Dikili belediyesi, 30 yıl önce 10 tona kadar içme suyunu ücretsiz vermişti halka. Halen bölgede sadece bu konuşuluyor. Durum sadece siyasi iktidarın uygulamalarıyla, kararlarıyla açıklanamaz.“
İklim uzmanı Dr. Ümit Şahin ise Marmara Denizi’ndeki durumun şimdiye dek görmezden gelindiği için kriz haline dönüştüğüne vurgu yapıyor. İklim politikalarında “ekosistem bütünlüğü ilkesi”ni hatırlatan Şahin, bunun tüm çevre sorunlarında belirleyici olması gerektiğine vurgu yapıyor:
“İklim politikaları üretirken, bunun aynı zamanda ‘ekosistem bütünlüğüne’ hizmet etmesine dikkat edilmesi gerekir. Yani ek bir kirlilik oluşturmayacaksınız, iklim değişikliğiyle uğraşırken aynı zamanda kirlilikle de türlerin ve biyoçeşitliliğin korunmasıyla da mücadele edecek, bunun için politikalar yürüteceksiniz. O politika hem sera gazı emisyonlarını azaltacak hem biyolojik çeşitliliğe katkıda bulunacak ve bunlar birbiriyle çelişmeyecek. Böyle bir bütünlüklü politika izlenmediği için şimdi bütün bunları yaşıyoruz.”
İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Gülşen Altuğ da arıtma tesislerinin modernizasyonu ve altyapı yatırımlarının gecikmesinin, “ekosistemin iklim direncinin artırılması”nı olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor. Altuğ, eylem planının toplumsal farkındalık yaratma ve bireysel alışkanlıkları değiştirme konusundaki etkisinin artırılmasının da henüz tamamlanmamış bir süreç olduğunu söylüyor.
‘KİRLETEN ÖDER’ İLKESİ, ‘KİRLETİRİM, ÖDERİM’E Mİ DÖNÜŞTÜ?
Çevre Bakanlığı, suları kirletenlere yönelik cezalara ilişkin sorumuza; denetim personeli tarafından ani, birleşik ve şikayet üzerine denetim yapıldığı ve kanuna aykırı faaliyet gösteren veya kirliliğe sebebiyet veren kurum, kuruluş ve işletmelere idari yaptırım, faaliyeti durdurma cezaları verildiği ve savcılıklara suç duyurusunda bulunulduğu yanıtını vermişti: “Marmara Denizi’ne kıyısı olan illerimizde, 2021 yılından bugüne kadar Bakanlığımızca atık su konulu 41bin 25 işletme ve 240 bin 750 deniz aracı denetlenmiş olup, gerçekleştirilen denetimlerde 3 bin 90 işletme ve deniz aracına toplam 2 milyar 312 milyon 807 bin 297 TL idari para cezası uygulanmıştır. 269 işletme faaliyetten men edilmiştir.”
Ceza kesilen ve faaliyetten men edilen işletmelerin daha sonra özellikle atık su tesislerini standartlara göre düzenleyip düzenlemedikleri, yeniden açılıp açılmadıklarına ilişkin bilgi ise verilmedi.
Çevre hukukunda yer alan “kirleten öder” ilkesi kirliliğe yol açan faaliyetlerin maliyetinin, kirliliğin sonuçlarından etkilenen birey veya topluluk yerine, buna neden olan taraf tarafından karşılanması gerektiğine işaret ediyor. Kirliliğin maliyetini topluma yüklemenin adaletsiz olduğu inancına dayanan ve BM’nin 1992 Rio Deklarasyonu’nda belirtilen geniş bir ilkeler kümesinin bileşeni olan ilke, özellikle ekoloji aktivist gruplar tarafından güçlü biçimde savunuluyor.
Meryem Kayan, Türkiye’de bu ilkenin yanlış anlaşıldığı ve kötüye kullanıldığı kanısında: ”Bizim Çevre Kanunumuzda da var, devlet ‘bir yerde kirlilik yaratırsan bunun bedelini sana ödetirim’ diyor. Ancak bizde bu iş, ‘kirletirim ve bedeli ne kadarsa öderim’ şekline dönüştü. Buna Bakanlık da yol veriyor. Bir fabrikanın yarattığı kirlilik için ona 1-2 milyon TL ceza kesmenin hiçbir anlamı yok, cezalar caydırıcı değil. Elde ettikleri karın çok küçük bir bölümü olan bu cezayı ödüyor, sonra yaptıklarına devam ediyorlar. Üstelik yarattığı tahribatın karşılığı da değil. Ceza yazmakla iş bitmiyor, hem o işyerini hem de ortaya çıkardığı kirliliğin çevresel etkilerini uzun süreli izlemeniz, denetlemeniz gerekir. Gerekirse faaliyetten men edeceksiniz, bir daha o işi hiçbir yerde yapamayacak hale getirirsiniz ama devlet yatırımcının keyfini kaçırmayalım anlayışında.”
TESKİ’yi kuran ve bir süre onun yöneticiliğini yapan Prof. Orta da aynı görüşte: “Organize Sanayi Bölgeleri, yerel denetime kapalı. Hiçbir fabrikaya gidip kuyusunu falan denetleyemezsiniz. Kaç kuyu var, kaç litre/saniye su çekiyor, ne kadar, hangi kalitede atık bırakıyor, bunları soramazsınız. Çevre il müdürleri, hep kestikleri cezaları övünerek anlatıyor ama ekosistemde tahribat yaratana ceza kesilmez, önce fabrika mühürlenir. Sonra kriterleri yerine getirmesi için süre verilir. Eksiklerini tamamlarsa ancak o zaman yeniden üretime başlayabilir. Ceza kesmek ne demek? Nasıl bir cezayla bunları caydıracak, ıslah edeceksiniz. ‘Ver 1 milyon lira, kirletmeye devam et’ demekten başka bir şey değil.”
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2008’den 2020’ye kadar su kaynaklarından çekilen su miktarını, milyar m3/yıl olarak veriyordu. Bu tarihler arasında özellikle OSB’ler ve madencilik faaliyetlerinin kullandığı suyun her yıl arttığı görülüyor. Ancak 2022 yılından itibaren söz konusu bilgi, “gizli veri” olarak kodlanmış. Artık bu bilgiye ulaşılamıyor.
Marmara Denizi için kurulan tüm eylem komitelerinin kararlarının ölçülebilir olması gerektiğine dikkat çeken KOS’tan Başar Toros da bunu göremediklerini anlatıyor. Ona göre, böyle olunca da kesilen cezaların ne caydırıcılığı var ne de çevre maliyeti bu cezalara yansıtılıyor. Toros, bu yaklaşımın altında kısa vadeli, ranta dayalı politikalar olduğunu düşünüyor.
DENİZİ “ÖZEL ÇEVRE KORUMA BÖLGESİ” İLAN ETMEK KOLAY, KORUMAK ZOR
2021 müsilajından sonra Marmara Havzası; denizin etrafındaki yedi il, Prens Adaları, Kapıdağ Yarımadası ve Marmara Adası’nı kapsayan 1 milyon 223 bin 666 hektarlık alan; Cumhurbaşkanlığı kararıyla “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edildi. 2024’de de yine Cumhurbaşkanlığı kararıyla Balıkesir, Bandırma, Yenice Köyü‘nde 485 hektarlık orman alanı, Çanakkale Kumkent Bölgesi‘de 195 hektarlık bir alan Çanakkale Kumkale Deltası‘nda 108 hektarlık alan ve son olarak Tekirdağ Uçmakdere‘de de 138 hektarlık orman alanı bu alana ek olarak duyuruldu.
Dr. Akgün İlhan, bütün bunların kağıt üzerinde kaldığı kanısında, “İlan ediliyor ama her türlü faaliyet sürüyor buralarda maalesef” diyor.
Müsilaj korkusuyla tüm havzanın ÖÇK ilan edilmesinin kağıt üzerinde iyi bir şey olduğunu söyleyen Prof. Sarı, Marmara Denizi’nin kirlilik yükünü toplamda azaltılmadığı için bunların hepsinin boşa çıktığını belirtirken, TÜDAV’dan Prof. Bayram Öztürk farklı bir bakış açısına sahip.
ÖÇK ilanının biraz çabuk ve fazla düşünülmeden çıkarılan bir karar olduğunu düşünen Öztürk, Marmara Havzası’nda endüstrinin yok edilemeyeceğini, tamamen kaldırılamayacağını düşünüyor: “Çevre koruma bölgesi ilan ettiğiniz zaman endüstrinin önüne set çekmemeniz gerekir. Yani sanayi devam etmelidir, endüstri devam etmelidir. Örneğin, tersaneleri kapatmamalısınız, kapatamazsınız çünkü buralarda güvenlik için de gemi üretilir, askeri gemi de üretilir, bir yandan da ticaret yaparlar, dünyaya gemi satarlar veya tarım sektörü; Manyas bölgesi, Karabiga’nın arkası, Bursa Ovası, Erdek Körfezi, bütün tarım atıkları Marmara Denizi’ne geliyor ama burada tarımı önleyemezsiniz.“
Diğer denizlerde bu tür bölgeleri, Barcelona Sözleşmesi kapsamında fok, yunus, poseidonya gibi belirli bir türü korumak için ilan edildiğini hatırlatan Öztürk; Marmara Denizi, sözleşme kapsamı dışında olmasına rağmen sözleşme enstrümanlarının kullanıldığını ve koruma bölgesi ilan edildiğini söylüyor: “Bunda bir beis yok, iyi bir şey. Ancak bütün Marmara Denizi’nin koruma alanı ilan edilmesi için endüstrinin de, tarımın da, balıkçılığın da, ulaşımın da herkesin ortak bir paydada buluşması lazım. Onun için bir uzlaşma kültürüne ihtiyacımız var.”
2024’te, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) Marmara Denizi’ndeki üç ayrı bölgede; Tekirdağ, Balıkesir ve Çanakkale açıklarında “petrol arama ruhsatı” verildi.
ÇMO İstanbul Şube Başkanı Karamanlı, bir yandan tüm deniz ve havza Özel Koruma Bölgesi ilan edilirken, öte yandan bir iç denizde petrol arama ruhsatı verilmesini çelişkili buluyor: “Arama ve sondaj çalışmaları deniz çayırları başta olmak üzere deniz ekosistemine, biyolojik çeşitliliğe ciddi zarar verecektir. Paris Anlaşması’nı imzalayan bir ülkenin bu izni zaten vermemesi gerekirdi. Hele de olası bir sızıntı Marmara’daki yaşamın sonu demektir. Aldığınız bir kararın arkasından başka bir kanunla ve izinle dolaşabiliyorsanız, yaptığınız hiçbir işin pratikte bir karşılığı olmuyor.”
Karamanlı, Kanal İstanbul Projesi’nin de bu bağlamda düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Ona göre, bütün bunlar bütüncül olmayan, tutarsız politikalara işaret ediyor.
Sera Tolgay Marshall da nerede sorun çıktığını sorduğumuzda, ÖÇK statüsü ile kâğıt üzerinde “koruma” bölgesi dense de uygulamada planlar arası uyumsuzluk, denetim eksikliği ve istisna kararlarının koruma alanlarının bütünlüğünü zedelediğini belirterek yanıt veriyor. Bunu sadece uydu görüntülerinden değil, sahada söz konusu bölgelerde yaşayan halkın yaşamında da gözlemlenebildiğini anlatan Tolgay Marshall, “Marmara Denizi gibi kapalı bir sistemde küçük gibi görünen müdahalelerin bile birikimli etkileri büyük oluyor; derin deşarjlar, dolgu alanları ve doğal kıyıların yapılaşması deniz ekosistemini geri dönülmez biçimde değiştiriyor. Var olanı korumak çok önemli çünkü ekosistemleri kaybettikten sonra yeniden onarmak hem çok maliyetli hem de zaman alıcı bir süreç” diye konuşuyor.
KIYI ORMANLARINA TURİZM İZNİ NEYE YOL AÇAR?
Resmi Gazete’de 26 Haziran 2025’te yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle kamuya açık olmak şartıyla kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan bazı orman alanlarının, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca turizm yatırımları kapsamında tahsis sınırları içine alınabileceği hüküm altına alındı. Karar, ekoloji örgütleri ve hukukçular tarafından Anayasa’ya, Kıyı Kanunu’na ve kamu yararına aykırı, doğal tahribatı artıracak bir girişim olarak değerlendirildi ve yoğun eleştirilerle karşılandı, ancak yürürlüğe girdi.
WWF Türkiye konuyla ilgili sorumuzu şöyle yanıtlıyor: “Düzenleme, doğal alanların korunması açısından ciddi bir geri adım niteliği taşıyor. Bu değişiklik son yıllarda doğal alanları madencilik ve benzeri yatırımlara açan diğer yasal düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde, kamuya ait doğal varlıklar üzerinde adeta bir ‘imtiyaz zinciri’ oluşturulduğu izlenimi veriyor.”
Örgüt, özellikle Marmara Denizi’ndeki müsilaj tehdidi göz önünde bulundurulduğunda, kıyı şeridinde ve denizle doğrudan ilişkili ormanlık alanlarda yapılaşmayı teşvik eden bu tür müdahalelerin risklerine şöyle dikkat çekiyor:
“Söz konusu düzenlemenin yalnızca kara ekosistemleri değil, kıyı ve deniz ekosistemleri üzerinde de olumsuz etkiler doğurması kuvvetle muhtemel. Kıyı ormanlarının doğal yapısının bozulması, ekosistem hizmetlerinde kayıplara ve denizle kara arasındaki doğal dengenin bozulmasına yol açarak, müsilaj gibi çevresel krizleri derinleştirme riski taşıyor. Bu nedenle, söz konusu düzenleme deniz ve kıyı ekosistemlerinin korunması yönünde atılması gereken adımların önünü tıkayabilecek nitelikte. Düzenlemenin, kamu yararı ve ekolojik bütünlük temelinde yeniden ve önemle gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.”
Zeynep Gül Karamanlı da kıyıların özel işletmelere açılmasının deniz çayırlarına, özellikle onları ‘müşteri memnuniyeti için’ denize kepçeler sokarak söken işletmeler başta olmak üzere büyük zarar vereceği uyarısında bulunuyor. Kıyıda yaratılacak kirlilik, kurulacak tesislerin çöpü, duş ve tuvalet atık suları, yapılacak yollar ve araç trafiğinin de halihazırda son derece hassas denizel ortama olumsuz etkide bulunmaması mümkün değil ona göre. Orman yangınları bakımından da riski büyüttüğüne dikkat çekiyor.
Dr. Gökalp de kıyı habitatı kaybında en önemli unsurlardan birinin deniz çayırları olduğunda hemfikir. Kıyıları doldurma, tesisleşme ve bir bütün olarak betonlaşmanın plansız programsız yapıldığı eleştirisini yönelten Gökalp şunları ifade ediyor: “İçinde plajlar, doğal kumluklar, kayalıklar, adalar, resifler, dere çıkışları, lagünler, nehir ağızları gibi unsurları barındıran bir kıyı bölgesinde yerleşim planları yapılırken; altyapı, yerleşim, su ve besin kaynakları, ormanlık alanlar, boş bırakılması gereken bölgeler, balıkçılığa açık ya da kapalı alanlar tek tek belirlenerek dikkate alınmalı. Bunu doğru biçimde yapmazsanız, talan başlar. Bu; bireylerin, şirketlerin veya çeşitli zümrelerin inisiyatifine bırakılamaz. Açık söyleyeyim: vatan betona gömülerek değil, koruyarak sevilir.”
MARMARA İÇİN “DEVRİLME NOKTASI’NA GELDİK Mİ?
“Devrilme noktası” genellikle iklim biliminde kullanılan bir terim: Bir devrilme noktası geçildiğinde iklim sisteminde büyük, hızlanan ve genellikle geri döndürülemez değişikliklere yol açan kritik bir eşiği ifade ediyor. Yapılan araştırmalara göre, küresel ısınmayı 1.5 ila 2 C arasında sınırlamada başarısız olmamız, belirlenen 16 devrilme noktasının beşinin aşılmasını tetikleyecek.
Bülent Şık, Marmara Denizi için de bir devrilme noktasına, çöküşe doğru ilerlediğimizi düşünüyor:
“Zannediyoruz ki Marmara ekosistemindeki her şeyi, alınan ya da alınmayan önlemlerle içinde bulunduğumuz krizden nereye doğru yol alacağımızı biliyoruz. Buna karar alıcılar da dahil. Ama öyle değil. Denize tüm bu kirlilik akışı on yıllardır sürüyor. Ekosistem de buna adapte olmaya çalışıyor. Bir noktadan sonra bir şeyler ‘devriliyor.’ Müsilaj, bunun ilk göstergelerinden biri. Ekosistemin ciddi bir çökme ihtimali olduğunu göz ardı edemeyiz. Bu devasa bir sorun. Özellikle toksik kimyasal madde kirliliği, kirletici yükü ekosistemdeki ilişkileri bozdu, özellikle canlı türlerinin hayatta kalmasını, türlerin devamlılığını çok ama çok ciddi şekilde test eder bir noktaya geldi. Bu kadar yıkımın önümüzdeki 50-100 yıl içinde yaratacağı sorunları öngöremediğimiz gibi her şeyi doğru yapıp diyelim denize akıtılan tüm kirliliği bir anda kessek bile 100 yıl önceki Marmara olur mu, emin değilim.”
Prof. Yüksek de Marmara Denizi’nin özellikle son 40-50 yıldır bozulmaya başlamış bir deniz olduğuna vurgu yapıyor: “Marmara’nın sağlıklı olması için organik madde oranı 1’e 10’dur. Bu oranın özellikle körfezlerde, Haliç’te ve daha kapalı olan bölgelerinde bozulduğunu, denizin kendini yenileme süreçlerinin yavaş olduğunu yıllardır gözlemliyoruz. ‘Mavi büyüme’yi önerdik çünkü ekosistemin korunması ekonomiye de büyümeye de sanayiden çok daha fazla fayda sağlıyor. Bunu da hesaplayabiliyoruz. Bunları siyasetçilerin anlaması gerekiyor. Doğanın, sağlıklı tarımın neden önemli olduğunu, sadece bölgesel değil; denizel kaynakların birbiriyle ilişkili olduğunu, bir yerde sistemi çökertirseniz diğerinin de buna bağlı olarak çökeceğini… Günü kurtaran projelerle bunun önüne geçmek mümkün değil.”
DENİZE BAKIP HAVZAYI UNUTMAK
Hidrolog, şehir plancısı Sera Tolgay Marshall’ın önderliğinde 2022 sonbaharından 2024 ilkbaharına kadar 16 ay yürütülen Marmara Havzası’nın kara ve deniz alanlarını sahada inceleyen çalışmanın ilk çıktısı; “Marmara Denizi: Restorasyon Yol Haritası” başlığıyla bu yıl yayımlandı.
National Geographic Society’nin desteğiyle yürütülen; deniz biyologları, mühendisler, şehir plancıları, hukukçular ve yerel toplulukların katıldığı geniş çaplı araştırma Marmara Denizi için önemli veriler içeriyor.
Tolgay Marshall, Marmara Denizi’nin sorunlarının asıl olarak karada başladığını belirtiyor ve denizi korumak için havza ölçeğinde bölgesel restorasyon planları oluşturmak gerektiğine vurgu yapıyor.
Araştırma bulgularına göre, Marmara Havzası; hızlı kentleşme ve ormansızlaşma nedeniyle son 20 yılda büyük kayıplar yaşadı. Tolgay Marshall’ın uydu verileriyle desteklediği analizler; bölgesel olarak bakıldığında havzadaki kaliteli orman örtüsünün, son 20 yılda havzanın yüzölçümünün yüzde 15,75’inden yüzde 6,5’una düştüğünü ve aynı sürede kentsel gelişimin yüzde 27,7’den yüzde 38,4’e yükseldiğini gösteriyor.
Çalışmanın temel önerisi, 2030’a kadar doğal alanların yüzde 30’unun korunma altına alınması.
2030 Hedefi (30X30), 2022’de Montreal’de düzenlenen COP15’te imzalanan Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi (Kunming-Montreal Global Biodiversity Framework) kapsamında kabul edilmişti. Doğanın, kendini yenileyebilmesi için asgari eşik olarak görülen hedefi, Türkiye’de Çevre Bakanlığı da paylaşıyor, ancak en azından şimdilik bu, planlara işlenmediği için kağıt üzerinde bile kalmamış görünüyor.
Çalışmanın, bu hedefin hayata geçmesi için önerdiği “Sürdürülebilir Havza Yönetimi”; başta sulak alanlar olmak üzere bir nehrin, gölün veya denizin beslendiği tüm alan, tüm doğal varlıkları; toprakları, yer altı sularını, orman ve tarım alanlarını, tek bir bütün olarak ele almayı gerektiriyor. Bu, yalnızca suyun miktarını değil; kalitesini, ekosistem sağlığını ve sosyal adaleti de gözeten bir yaklaşım olmalı. Tolgay Marshall buna karşın Türkiye’de ve özellikle Marmara Havzası’nda su yönetiminin hâlen sektörel ve parçalı yürütüldüğüne; şehir planlaması, tarım, sanayi, ve ekoloji arasındaki bağların yeterince entegre olmadığına dikkat çekiyor.
Müsilajın, bir semptom olduğunun altını çizen bilim insanı, kök nedenlere bakıldığında su döngüsünün önemine dikkat çekiyor: “Burada suyun nereye düştüğü, su gövdesine nasıl ulaştığı, miktarı ve kalitesi çok önemli.”
2002-2022 arasında, NVI endeksini (bitki kalitesi) esas alarak yaptıkları çalışmada; hem orman dokusu hem yeşil alan kaybını ve aynı alanlarda yoğun kentleşmeyi tespit etmişler: “Yaptığımız analizde, son 20 senedeki değişimin endişe verici olduğunu gördük. Mesela kaliteli orman örtüsü, havzanın yüzde 15’ini oluştururken; yüzde 6,5’a düşmüş. Burada kuzey ormanlarının tahribatı önemli ama güneyde de Bursa gibi kentler büyüyor. Ergene Havzası da 20 yıl önce çok yeşilmiş, büyük bir değişim ve tahribat yaşanmış. Su seviyesi tehlikeli biçimde düşen İznik Gölü’nden Gemlik’e su girişleri oluyor ve burası en kötü müsilaj manzarasının yaşandığı yerlerden biri.”
“Biga, Gönen, Susurluk havzaları; Marmara’ya en çok su sağlayan havzalar. Ancak sulak alanlar neredeyse yok olmuş durumda. Sulak alanlar ve kıyı bölgeleri, tatlı ve tuzlu suyun karıştığı, dolayısıyla biyoçeşitliliğin çok yoğun olduğu, balıkların yumurtlama yaptığı alanlar olduğu için deniz yaşamı için de su kalitesi için de en önemli yerlerdir.”
Kentler ile su arasındaki ilişkinin insanlık tarihi kadar eski olduğuna ve ilk yerleşimlerin hep nehirler, göller, tarihi limanlar ve su kaynakları etrafında kurulduğuna vurgu yapan Tolgay Marshall, sadece altyapı yatırımları ile sorunun çözülemeyeceğini anlatıyor:
“Uygarlığın yönünü belirleyen suyla ilişkimiz koptu. Geçirimsiz betonarme yüzeyler, akarsuların kanalize edilmesi, sulak alanların kurutulması kentlerin su döngüsünü bozdu. İklim kriziyle birlikte bu tablo daha ağır ve karmaşık hale geldi. Bir yanda uzun kuraklık dönemleri, diğer yanda kısa sürede gerçekleşen aşırı yağışlar, yani ‘hidrolojik yoğunlaşma’ denilen sürecin etkilerini özellikle kentlerde yaşıyoruz. Bu yeni iklim gerçekliğinde sadece altyapıyı adapte etmek değil; doğal altyapıyı, dere yataklarını, yeşil alanları, göletleri ve sulak alanları koruyup onarmak gerekiyor çünkü doğa, suyu tutma, filtreleme, yavaşlatma ve kaynak suyumuzu yenileme konusunda hâlâ en gelişmiş mühendislik sistemidir.”
Bu araştırma JournalismFund Europe’un desteğiyle hazırlanmıştır.
