Dosyamızın son saha çalışması, yaşadığımız yer; Türkiye’nin ve Marmara’nın en büyük kenti, dünyanın en büyük kentlerinden biri olan İstanbul’da. Gayri resmi rakamlara göre 20 milyona dayanan nüfusu, çevre illere ve havzalara sanayi transferi yapılmasına rağmen hali hazırda büyük ölçüde sanayi, turizm, ulaşım ve diğer başat tüm sektörlerin “başkenti” olan megakent, yıllar boyu Marmara Denizi’nin bu denli kirlenmesinde de en büyük katkıyı yaptı.
2021’de tüm Marmara’yla birlikte kentin bütün kıyılarının ve açıklarının kalın bir müsilaj tabakasıyla kaplanmasının ardından bazı iyileştirmelere gidildi: Kentin atık su arıtma kapasitesi artırıldı, önlemler sıkılaştı.
Ancak suyun dip katmanlarında varlığını sürdüren müsilaj, bu yıl yine Boğaz’da ve açıklarda yüzeye çıkarak kendini hatırlattı.
İstanbul Su ve Kanalizasyon Müdürlüğü’nün (İSKİ) verdiği bilgilere göre, 2025 itibarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı 91 atık su arıtma tesisi bulunuyor; bunlardan 36’sı ileri biyolojik, 48’i biyolojik ve yedisi de ön arıtma tesisi.
2 milyon 777 bin 580 m3/gün olan ileri biyolojik ve biyolojik atık su arıtma kapasitesi ise toplam tesis kapasitesinin yüzde 45’ini oluşturuyor; yani yarısından azını. Kalanı fiziksel arıtma ve ön arıtma. 2021’de fiziksel arıtma oranı yüzde 43.9 iken bu miktar 2024’te yüzde 36.1’e düşmüş ancak denize bırakılan atık suyun yüzde 76.5’inin İstanbul’dan yapıldığı göz önüne alındığında bu, sorunun çözümünden henüz epey uzakta olunduğunu gösteriyor.
[Atık su arıtma tesislerinin niteliği ve kapasitesine ilişkin ayrıntılar için İSKİ’nin 2024 Faaliyet Raporu’nu inceleyebilirsiniz.]
Marmara Denizi’ne İstanbul’dan yapılan atık su deşarjının yıllara göre miktarı da şöyle:
Belediye, geri kazanılan suların bir kısmını tesis içi proses suyu ve yeşil alan kullanımında kullanıyor ve talip edilirse OSB’lere iletiyormuş. Ancak bu rakamlar da oldukça düşük.
İşletilmekte olan biyolojik atık su arıtma tesislerinden 48’inin ileri biyolojik tesisine dönüştürülme çalışmalarına başlanmış; 20 tesisin dönüşümü ise tamamlanmış. Geri kalan 28 tesisin revizyonunu da 2026 yılı Haziran ayında tamamlamayı planlıyorlar
NÜFUS BASKISI: AZI ONDAN KAÇIYOR, ÇOĞU ONA KOŞUYOR
Dr. Akgün İlhan, büyük kısmı İstanbul’dan kaynaklanan Marmara’nın atık su yükünün 2021’den bu yana değiştiğini ancak bunun iyi yönde olmadığını söylüyor: “2021 yılında Marmara’ya deşarj edilen atık su miktarı, ön arıtma biyolojik veya ileri arıtmadan geçen toplam 4 milyon 658 bin 98 m3. 2024’te bu rakam 5 milyon 410 m3’e çıkmış durumda.”
İlhan, bundaki en büyük nedenin nüfus artışı olduğunu vurguluyor: “Ne kadar çok insan varsa o kadar su kullanılır ve o kadar çok atık su üretilir”.
Türkiye’nin yüzölçümü olarak sadece yüzde 0, 7’sini oluşturan İstanbul’un nüfusu, 1945’te 1 milyonu, 1950’de 1.5 milyonu aştı. O dönemden bu yana düzenli olarak artan nüfus TÜİK’in “adrese kayıtlı” istatistik rakamlarına göre, yaklaşık 16 milyon. Bu rakama kayıtsız iç göç, özellikle doğusundaki ülkelerden aldığı dış göç gibi etkenler sağlıklı biçimde dahil edilmiş değil. TÜİK’e göre, 2007’den bu yana İstanbul’a her yıl ortalama 400 bin kişinin yurt dışından gelip yerleşiyor.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Gökhan Orhan, 1980’lere kadar Türkiye’nin pek çok sömürgede ve gelişmekte olan ülkede görülen; limanlara dayalı “tek merkez” veya ülkeyi domine eden “tek büyük kent” mekansal dağılımının tersine görünüm izlediğini; İstanbul’un, büyük olmakla birlikte bu kadar “dominant olmadığını” anlatıyor:
“Ankara, İzmir, Bursa, Adana ve bunların yanında Anadolu’da sanayi şehirleri etrafında kümelenen başka bir takım merkezler vardı. 1980’de Türkiye kalkınma stratejisi değiştirdi, özelleştirmeler ve tarımsal desteklerin azalması Anadolu’daki küçük merkezleri bir anlamda tasfiye etti. Nüfus hızla ülkenin batısına ve özellikle de kuzey batısına doğru aktı. Bu da birçok yeni sorun doğurdu. İstanbul’un yüzde 65’i gecekondulaştı. Ankara ve İzmir de farklı değildi. Buna Kocaeli, Bursa ve Tekirdağ’ı da eklemek gerek çünkü İstanbul’dan yavaş yavaş kaydırılmaya başlayan sanayileşme ve buna bağlı hızlı kentleşme ve artan nüfusa ne altyapı dayanabildi ve altyapılı arsa üretilebildi.”
2025’e gelindiğinde İstanbul ve etrafındaki aksta çok ciddi bir sıkışma olduğunu ve şimdi bunun doğu ve güney Marmara’ya doğru seyreltmeye çalışıldığını anlatan Prof. Orhan, “Türkiye batan bir bir gemi olsaydı kuzeybatıdan su almaya başlardı” diyor.
Yetersiz kaynaklar, geçim zorluğu, iş ve konut bulma sıkıntısı pek çok nedenle son yıllarda il dışına göç vermeye başlasa da ülkenin geri kalanına göre daha geniş olanaklara sahip İstanbul’un nüfusu istendiği gibi azalmıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri olarak da 2012’de AKP hükümetinin “deprem riski” gerekçesiyle hayata geçirdiği “kentsel dönüşüm” projelerinin başta şehir içindeki askeri alanlar olmak üzere, kentin çok az sayıda kalmış yeşil alanlarının, özellikle de kuzeyindeki tarım ve su havzaları ile ormanlık alanların imara açılması gösteriliyor.
En kritik adımlardan biri de 2011’de dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “çılgın proje” olarak tanımladığı “Kanal İstanbul” projesi. Karadeniz’i Marmara Denizi’ne, dolayısıyla Ege ve Akdeniz’e bağlayacak deniz seviyesinde yapay bir su yolu projesi olan Kanal’la, İstanbul’un Avrupa yakasının ikiye bölünmesi ve Asya ile Avrupa arasında bir ada oluşturması planlanıyor. Projenin İstanbul Boğazı’ndaki gemi trafiğini en aza indirmeyi ve Montrö Sözleşmesi’ni by-pass etmeyi amaçladığı ifade edilse de Kanal güzergahında ve Kuzey Ormanları’nda inşa edilen İstanbul Havalimanı çevresinde yeni bir yerleşim ve ticaret alanı, hatta yeni bir “kent yapılanması” oluşturulması çok sayıda soru işaretini beraberinde getirdi.
İBB, İSKİ, meslek örgütleri ile vatandaşların açtığı çok sayıda davadan “yürütmeyi durdurma” kararları çıkmasına, açıklandığı andan bugüne düzenli olarak protesto edilmesine, hatta İSKİ’nin altyapı desteği vermeyeceğini ilan etmesine rağmen, 2025 Aralık ayı itibarıyla kentin önemli su kaynaklarından Sazlıdere Barajı’nın hemen yanı başında süren inşaatlarda 25 bin konut sayısına ulaşıldı. Baraj’ın 2022 yılında “içme suyu maksadının” Cumhurbaşkanlığı kararıyla yüzde 100’den yüzde 0’a (sıfır) indirildiği ortaya çıktı.
Kent ve ekoloji uzmanlarının ortak görüşü, projenin başından itibaren bir kanal açma niyetiyle değil; Kuzey İstanbul’un ormanlık alanlarının imara açılması için kurgulandığı yönünde. Yapılan projede, kanal çevresinde yapılaşmaya ayrılan alan 83 milyon metrekare olarak belirlenmiş.
Dr. İlhan, “Bunun bir imar projesi olduğu başından beri belliydi. İstanbul’un kuzeyinin ticari olarak değer kazanması amacıyla gündeme getirildi, bu da gerçekleşti diyebiliriz” diyor:
“Şu saatten sonra kanalı yapmaya da ihtiyaç kalmadı. Ancak hayata geçirilirse ekosistem üzerindeki baskı büyük oranda artacaktır. Zira proje, yalnızca deniz suyunun akış rejimi değiştirmekle de kalmıyor, çevresinde yeni bir yerleşim yeri kuruluyor. Onların atık yükü de bugün baş etmekte zorlandığımız yüke katkı sağlayacak. Bunun önemli kısmının Marmara’ya deşarj edileceği düşünüldüğünde, yeni nüfus eklenmesi, denizin yükünü de artıracaktır.”
Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Zeynep Gül Karamanlı, yaptıkları projeksiyona göre; kanal güzergahındaki yapılaşmanın İstanbul’a yaklaşık 5 milyon ek nüfus getireceğini anlatıyor: “Sazlıdere’nin dışında 3. Havalimanı’nın yakınında Boyalık-Baklalı mevkisinde ve Dursunköy tarafında toplu konut projeleri çok hızlı biçimde ihale edilip inşaata başlandı çoktan. Bu şehrin artık mevcut nüfusuyla kendi doğal ekosistem şartlarını zorladığını, kendi doğal varlıklarıyla yetinemediğini, içme suyunu bile kent dışından getirmek zorunda olduğunu düşündüğümüzde her yeni ek yatırımın, ek baskılar oluşturacağını görmek zor değil.”
Şişli Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Meryem Kayan da Ergene Derin Deşarj Şirketi müdürü Aktaş’ın da itiraf ettiği noktaya vurgu yapıyor: “İstanbul’da biriken aşırı nüfus her gün tonlarca atık su üretiyor. Biz buna ‘evsel atık’ diyoruz ama tam öyle de değil. Hepsi de bir şekilde denize boşaltılıyor. Arıtma tesisleri yüzde 100 arıtmaz, bu hiçbir teknolojiyle mümkün değil. Üstelik daha düne kadar arıtma bile diyemeyeceğiniz, seyreltmeye dayalı fiziksel arıtma denen yöntemle atık sular denize boşaltılıyordu. Temel soru şu: İstanbul’a kaç tane daha arıtma yapabileceğiz? Bu kadar büyük nüfusla bunu yapabilmek mümkün değil.“
Kanal bölgesinde binlerce inşaat devam ederken ve yeni bir nüfus baskısı şimdiden oluşmuşken ne var olanların ne de yeni yapılacak altyapı tesislerinin hızının buna yetişmesinin mümkün olmadığı söyleyen Greenpeace Türkiye Direktörü Berkan Özyer ise hali hazırda dev bir ekonomik kriz içindeki bir ülkede böylesi bir kaynak oluşturmanın zorluklarının yanı sıra, Türkiye’nin mevcut siyasal iklimine de dikkat çekiyor: “Bir yandan da ülkedeki siyasi çıkmazlardan ötürü, bunu yapacak İSKİ’nin başındaki kişinin ev hapsinde yargılandığı bir ülkede, bu projeleri yapmak da o kadar kolay değil. Kirleticilik bunun görünür hali ama arkasında çok fazla sistemik sorun var.”
Kanalın hayata geçmesi halinde ise Marmara Denizi sadece nüfus baskısı ve atık su yönünden değil, su kalitesi bakımından da büyük risk altında.
Dr. İlhan anlatıyor: “Açmak istedikleri kanal 45 km uzunluğunda, 275 metre genişliğinde, derinliği de yaklaşık 21 metre. Çok devasa bir yapıdan bahsediyoruz. Açıklamalara göre, Karadeniz’den Marmara’ya yılda yaklaşık 22 km3 ek su taşınacak, yani Karadeniz kökenli kirlilik yükleri Marmara’ya doğrudan aktarılacak. Oksijen seviyesi zaten düşükken, daha fazla miktarda besin tuzu, bununla beraber azot, fosfor, çeşitli organik madde yükleri de o suyla birlikte Marmara’ya akıtılacak ve denizin taban ekosistemini ciddi anlamda kötü etkileyecek. Bunun sonucunda Marmara’da müsilaj oluşumuna daha elverişli koşulların güçlenmesi kaçınılmaz.”
İlhan, kanalın açılması halinde Sazlıdere Barajı ve Küçükçekmece Lagün’ü zemininde yıllardır biriken organik maddelerin de Marmara Denizi’ne akacağına dikkat çekiyor.
Kanalın açılması halinde Marmara ve Ege denizlerinin ekosisteminin değişeceğini vurgulayan Karamanlı’nın hatırlattığı bir diğer nokta da projede kanalın zemininin membran ile kaplanacağının belirtilmiş olması. Bunun deniz suyunun yer altı sularına sızma olasılığını artıracağına ve hem yer altı suyunun hem de toprağın kirlenerek tuzlanacağına vurgu yapıyor ve tüm proje için bütüncül bir çevresel etki değerlendirilmesi yapılması gerekirken, planların etap etap projelendirilip ihale edilmesini eleştiriyor.
Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) Başar Toros’a göre de Kanal İstanbul üçüncü köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu’nu kapsayan bir “tabela projesi.” Toros, kanalın açılmayacağından, bunun başından itibaren bir gayrimenkul projesi olarak tasarlandığından emin. İstanbul’un kendine yeten suyu yokken, yaklaşık 800 bin kişinin beslendiği Sazlıdere havzasının yok edilmesini, 3 ila 4 milyon İstanbullunun suyunu tedarik eden Terkos ve Durusu göllerinin riske atılmasını ise akıl tutulması olarak değerlendiriyor: “Projeyle sadece bir ekolojik koridoru yok etmekle kalmıyorsunuz, o koridora milyonlarca insanı da yığıyorsunuz. Bu; milyonlarca taşıt, kamyon, yüzlerce bağlantı yolu, bunların ihtiyacını karşılayacak yeni fabrikalar, sanayi ve hizmet alanları demek. İstanbul ekolojik sınırlarını çoktandır aşmış olan bir kent. Şu an ne suyu, ne havası ne de gıdası kendine yetiyor. Hareket de edemiyor. Bu proje, bu ağır sorunları daha da ağırlaştırmaya aday.”
Müsilajın, salgın hastalık yaratabileceğine dikkat çeken Dr. Bülent Şık ise daha keskin bir uyarı yapıyor: “Kanal İstanbul, akıl dışı bir proje. Ekosistemleri bu kadar alt üst edecek bir projenin akla gelmesi, konuşulması bile abes. Planlandığı gibi çok büyük bir su kütlesini karasal ekosistemlerin içinden geçirmenin iyi bir şey doğurması imkansız, yıkıma yol açar.” Şık, koleranın ABD’nin iç tarafındaki bölgelere yayılmasının nedenlerinden birinin de açılan kanallar olduğunu hatırlatıyor.
SANAYİ GERÇEKTEN İSTANBUL’U TERK ETTİ Mİ?
İstanbul’da özellikle İstinye, Kağıthane, Zeytinburnu, Haliç bölgesi, Bakırköy gibi pek çok bölgede yoğunlaşan sanayi işletmeleri; 1990’lardan başlayıp 2000’lerde hızlanarak adım adım “seyrekleştirildi” ve Trakya bölgesine kaydırıldı. Bunun için de arazi kolaylıkları, teşvikler sağlandı. Böylece çoğu tarım bölgesi olan çevre illerin kaderi değişti. Ancak megakent sanıldığı ya da düşünüldüğü kadar “sanayisizleştirilmedi.” Yapılan bazı araştırmaların bulguları, Batı’daki örneklerinde olduğu gibi sanayinin İstanbul’u terk etmediğine, yapısal bir dönüşüm yerine farklı sektörlerin kent içi kümelenmelerini etkileyen mekansal bir değişim olduğuna işaret ediyor. Buna göre, ağır sanayi kentten uzaklaştırılırken, yerini küçük ölçekli sanayi kuruluşları aldı, OSB’ler ise varlığını sürdürüyor.
Eski Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müsteşarı Prof. Mustafa Öztürk’ün verdiği bilgilere göre, kentte noktasal endüstriyel tesislerin yoğun olduğu ilçeler; Büyükçekmece, Küçükçekmece, Tuzla ve Pendik. Yaklaşık 8 bin firmadan, debisi yaklaşık 73 bin m3/gün debiyle endüstriyel atık su (EAS) veriliyor. Bunların bin 187’sinde arıtma tesisi mevcut ancak ileri kademe arıtma yapıp yapmadıkları resmi kaynaklarda yer almıyor.
Zengin dere varlığına sahip olan İstanbul’da Haliç’i besleyen Alibeyköy deresinde su kalitesi değerleri, NH4-N sebebi ile IV. Sınıf, yani “çok kirli”; Kağıthane, Ayazağa ve Alibeyköy derelerinde ise organik madde ölçümü yapılmıyor. Ancak Kağıthane deresinde, NH4-N için hesaplanan karakteristik konsantrasyon 18 mg/L gibi oldukça yüksek seviyelere ulaşıyor. Derede renk parametresi de IV. Sınıf. Kağıthane deresi üzerinden Haliç’le Marmara Denizi arasındaki su alışverişinin 2024 itibarıyla miktarı ise yılda yaklaşık 1 milyon m3’e ulaşmış durumda.
Bakanlığın Çevre Durum Raporları, İstanbul’daki OSB atık su arıtma tesislerinin genellikle 10.000 m³/gün altı kapasitede olduğunu ve ÇED izni gerektirmediğini belirtiyor. Aralarında en büyüğü Deri OSB. En büyük arıtma sistemine sahip olan da o ve yüksek bir günlük debide arıtma suyu üretiyor.
[İstanbul’daki OSB kaynaklı atık sularda toplam azot (TN) ve toplam fosfor (TP) oranına ilişkin veriler açık kaynaklarda bulunmuyor. Çevre Bakanlığı, 2020’den sonra kentteki OSB’lerin atık su arıtma tesislerine yükünü ve atık suların yeniden kullanıma ilişkin verileri açıklamaya da son verdi.]
Klasik biyolojik arıtma tesislerinde arıtılmış atık suyun çıkış sınır değerleri ise toplam azot 20 mg/L, toplam fosfor 6-7 mg/L. Bu rakamlar, toplam azot için en fazla 10 mg/L ve toplam fosfor için 1 mg/L olmalı.
Dr. İlhan, 2021 müsilaj krizinin ardından hazırlanan Marmara Denizi Eylem Planı’ndaki belirtilen ve gerektiği gibi işletilmeyen OSB’lerin rehabilitasyon ve iyileştirme çalışmalarıyla ileri arıtmaya geçişinin hızlandırılması gerektiğini, ancak 2024’e kadar revize edilmesi gereken OSB atık su arıtma tesis sayısının 10 olarak belirtilmesine rağmen sadece altısının revize edildiğini söylüyor. Arıtma tesislerin sorumluluğunun, özel hukuka tabi olarak 10 yıldan uzun sürelerle özel sektöre teslim edilmesi de gecikmelerin önemli nedenlerinden biri.
Türkiye’de “alıcı ortam” türüne göre, deşarj standartlarını düzenleyen Su kirliliği Kontrol Yönetmeliği 1998 yılında yürürlüğe girdi; daha sonra 2004, 2008 ve 2015 yıllarında revizyonlar yapıldı. 2006’da çıkarılan Kentsel Atıksu Arıtımı Yönetmeliği ise AB çevre mevzuatıyla uyum çerçevesinde, AB’nin 1991 tarihli “Urban Waste Water Treatment Directive (UWWTD)” ile benzer içerikte bir düzenleme olarak çıkarıldı.
Bir Dünya Bankası raporuna göre; Türkiye’deki atık su standartlarının bazı parametrelerde AB standartlarından bile daha sıkı ve uygulama kapsamı daha geniş olduğu belirtilmesine karşın İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Hayrettin Güçlü İnsel aynı fikirde değil. Bu standardın Marmara Denizi için kullanılamayacağını düşünüyor: “AB’nin tesisler için azot deşarjı sınırı yıllık ortalama 10 mg/lt. Türkiye’de ise bu sınır 60-70 mg. Bizim bunu ülke genelinde en az 10 mg/lt’ye, Marmara için ise ortalama 6 mg/lt’ye düşürmemiz gerekiyor. Çok daha sıkı standartlara ihtiyacımız var ama şu an seçilen proseslerle zor. Fosfor için de 05 mg/lt’ye düşürülmeli.”
ARITMAYA İÇİN YER DE YOK, BÜTÇE DE…
İstanbul için bir diğer sorun da arıtma tesisleri için “yer olmayışı”. Tesisler gelişigüzel seçilmiş yerlere yapılamıyor, kıyı şeritlerinde ise uygun bir tesis yeri bulunamıyor.
Meryem Kayan; İstanbul’da yeterli arıtma olduğunu, var olanların iyileştirilmesi gerektiğini söylüyor ancak ona göre en büyük sorun, aşırı nüfus ve tesislere yer bulma sıkıntısı: “Değil 11, 25-30 tane arıtma tesisi de yapsanız yetmeyecek. Bunları inşa edecek yer de yok üstelik. Günün sonunda oradan çıkan suyu bir alıcı ortama da deşarj etmeniz lazım. Ne yapacaklar, bütün kıyıları arıtma tesisiyle mi dolduracaklar?”
Arıtma tesislerinin de tüm tesisler gibi 40 ila 50 yıllık bir ömrü olduğunu da hatırlatan Kayan, ilk yapılması gerekenin bölgenin 50 yıllık nüfus projeksiyonu olduğunu ve buna göre kapasite belirlenmesi gerektiğini, aynı zamanda neyin arıtılacağının da önemli olduğunu belirtiyor:
“Örneğin evsel atık suda ekstrem bir durum yoksa kapasite ona göre belirlenir. Yer seçerken; zemin nasıl, alıcı ortam yakın mı, neyle taşıyacaksınız, bütün bunlar önceden hesaplanmalı. Fatih semtindeki ön arıtma tesisinin atık suları Yenikapı’ya aktarılıyor. Genişleyecek alan yok çünkü. İSKİ yer açmaya çalışıyor ki ileri biyolojik arıtma tesisi haline getirebilirsin. Beşiktaş ve Şişli’nin atık suyu, Baltalimanı’na aktarılıyor.”
Marmara Denizi Eylem Planı’ndaki en büyük problemlerden birinin de maliyet ve bunu kimin üstleneceğinde ona göre: “Bakanlık ben plan yaptım, hadi buyrun yapın dedi. İrade bir yana, çok ciddi maliyetlerden bahsediyoruz. İSKİ’nin bu yılın sonuna kadar bütün tesislerinin ileri biyolojik arıtmaya çevrilmesi gerekiyordu plana göre. Bu teknik olarak da bütçe bakımından da mümkün değil. Çoğu arıtma tesisinin revizyonu için çok büyük alanlardaki yapıların kamulaştırılması gerekiyor. Bunun bedelini kim ödeyecek, İSKİ mi?”
Altyapı tesislerinin kentleşmenin önemli bir parçası olduğuna dikkat çeken Prof. İnsel de atık su arıtma tesislerinin her zaman en sona bırakıldığına, o zaman da problemlerin çözümünün güçleştiğine vurgu yapıyor: “Örneğin Kadıköy’ün altından 400-500 bin m3/ gün (İSKİ verilerinde 2018 yılında hizmete giren Kadıköy Biyolojik Paket Atıksu 800 m3/gün, 2003 yılında hizmete giren Kadıköy Atıksu Ön Arıtma Tesisi ise 833 bin m3/gün arıtma yapıyor.) atık su geçiyor ve doğrudan Boğaz’a gidiyor. Bunlar önceden projeksiyon yapılıp öngörülmeliydi. Deşarj kriterlerini karşılamadıkları için ceza kesmek bir yaptırım olabilir ama bunun da sürdürülebilirliği yok. 1 m3 atık su arıtma tesisi yapmak için 800-1000 dolar bir yatırım yapmanız lazım. Yani 100 bin m3’e uygun bir tesis için 100 milyon dolarlık yatırım yapmalısınız.”
PRENS ADALARI: KİRLENİYOR, KİRLETİYOR..
İstanbul’un en kıymetli “mücevheri”, Marmara’nın zengin biyoçeşitliliğe sahip Prens Adaları’ndan Büyükada’da Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın çalışma ofisinde, onunla ve yıllardır birlikte dalış yaptıkları balıkadam Serço Ekşiyan’la birlikteyiz.
Adalarda arıtma olmadığını anlatıyor Akpolat. Kanalizasyon ve benzeri atıklarını maceratörlerle parçalayıp sıvı hale getirerek, yani ön arıtma yaparak denize bırakıyorlarmış.
Prens Adaları’nda toplam olarak 53 metre atık su hattı bulunuyor. Bunların yüzde 40’ı Büyükada’da, yüzde 60’ı ise diğer adalarda. Tümünde kanalizasyon sistemi de mevcut. Atık sular ön arıtmadan geçirildikten sonra Marmara Denizi’ne 30 ila 60 metre derinliğine deşarj ediliyor. İSKİ’nin 2022 yılı revize planında, Adalar için bir ileri biyolojik arıtma tesisi öngörülüyor, ancak henüz bu konuda bir gelişme olmuş değil.
Adalar’da sanayi olmaması bir şans, ancak artan inşaat faaliyetleri nedeniyle hem yerel nüfus artıyor hem de yaz aylarında ve resmi tatillerde ana karadan gelenler ve turist akını nüfusa 10 kat yük bindiriyor.
Akpolat, atık su arıtma tesisi yapmak için yer belirlediklerini ancak Çevre Bakanlığı’ndan bu yer için onay alamadıklarını anlatıyor. Ona göre, bunun nedeni muhalefet partisi CHP’den belediye başkanı olmasında yatıyor. Akpolat, Prens Adaları’nın atık su başta olmak üzere çevre sorunlarının çözülmesi için hükümetin bütünlüklü bir eylem planını kağıt üzerinde bırakmayıp hayata geçirmesi gerektiği düşüncesinde. Buna karşın başta İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere, liyakatli ve konunun uzmanı bürokratların olmadık gerekçelerle cezaevine atılmasını da eleştiriyor.
Belediyelerin yetkilerinin merkeze aktarılması konusunda da şikayetleri var: “Yaptığımız neredeyse tüm planları ya iptal ediyorlar ya da kendi yetki alanlarına alıyorlar. Son olarak tüm Marmara’yı Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan ettiklerinde hem Büyükşehir’in hem de Adalar Belediyesi’nin hazırladığı, ayrıntılı planlamaları iptal ettiler.”
Anlattığına göre, bir arıtma tesisi yapabilmek için yurt dışından hibe almak istemişler, ancak bu da Bakanlığın plan ve ölçekleri kendilerine vermemesi nedeniyle mümkün olmamış. “Mesele bütçe mi?” diye sorduğumuzda “Bütçemiz mi, ben çöplerimi zor topluyorum” diye yanıtlıyor.
Dünya Mirası Adalar aktivisti Derya Tolgay ise muhalif partilerin kazandığı belediyelere yönelik “işlevsizleştirme” politikasının ve yetki karmaşasının işleri zorlaştırdığı argümanına bir ölçüde hak verse de bunun yerel idareler bakımından bir mazeret olarak kullanılmasını eleştiriyor:
“Adalarda, denizle orman ekosistemi iç içedir. Bütün bu kıyıların sorumluluğu, Çevre ve Orman bakanlıkları ile büyükşehir ve ilçe belediyelerine ait. Yani dört ayrı sorumlu var. Yerel idarenin yetkileri sınırlı olsa da çok şey yapabilir. Örneğin ruhsat vermeyebilir, denetleyebilir, denize ve ada kıyılarına zarar veren işletmeleri kapatabilir.”
Prens Adaları’nın etrafının deniz çayırları ile kaplı olduğunu, ancak kıyı şeridinin yıllardır devam eden bir politika gereği dolgu alanları haline getirilmesinin bütün bu çayırları, midyeleri ve diğer deniz canlılarını yok ettiğini anlatan Tolgay sorguluyor:
“İşletmeler, plaj için kıyıya tonlarca beton döküyor, koyların topografyasını tıraşlayıp setler oluşturuyor, endemik kızılçamların yerine palmiyeler dikiyor, deniz çayırlarını söküp atıyor, ana karadan kamyonlarca kum taşıyorlar. Bunların hepsi yasalara ve Kıyı Kanunu’na aykırı. Bütün bunlara dur demek de mi mümkün değil?”
Av. Bülent Kaçar da ilçe belediyelerinin ilgili tüm bakanlıklarından, Marmara Belediyeler Birliği’nden, büyükşehir yönetimlerinden ısrarla yer talep etmesi, verilmemesi halinde kamuoyuna bunu yüksek sesle anlatması gerektiğine işaret ediyor, “Mazeretler, sorunu büyütüyor” diyen Kaçar, belediyeler yasasının “çevre sağlığını koruma”yla ilgili 15’inci maddesini hatırlatıyor.
MARMARA BALIKÇILIĞI CAN ÇEKİŞİYOR
Son olarak balıkçılarla konuşmak üzere Gürpınar Su Ürünleri Hali’ndeyiz. Ordulu balıkçı Ozan İçkilli’yle geçen yıl av sezonunu erken kapatmak zorunda kalmalarını konuşuyoruz:
“Geçen yıl Sarıyer, Büyükdere açıklarında çok kaldık. Çektiğimiz ağlardan başımızdan aşağıya kaykay, ölü balık yağıyordu. (İstanbullu balıkçılar müsilajı kaykay, Karadenizli balıkçılar çamur diye adlandırıyor) Ocak’tan sonra da sezonu kapattık çünkü balığı çekemez olduk. Akşam saat 6 gibi ağ atıyorduk, ertesi gün sabaha kadar o ağı çekmeye çalışıyorduk ki, ağın da tamamını alamıyorduk denizden. Teknede yedi kulaç olmasına rağmen korkudan beş kulaç ağ atıyorduk”
Bu nedenle de büyük maddi zarara uğramışlar
Önceki yıllarda yaklaşık yedi buçuk ay ağ attıklarını anlatan İçkilli, 2025’de de sezonu erken kapatmak zorunda kalacakları öngörüsünde bulunuyor. Bu yıl, İstanbul açıklarında ve Boğaz’daki sorun da tıpkı diğer kıyılarda olduğu gibi, balığın olmaması.
Gırgır teknesinde yılları geçmiş bir diğer balıkçı Yaşar Yavuz da İstanbul açıklarında müsilajı ilk olarak 1994-95 yıllarında gördüğünü, sonra da 2007’de tekrar ortaya çıktığını hatırlıyor. Eylül’de tekrar ortaya çıktığında büyük tedirginlik yaşamışlar. Bunu da güneybatıdan esen sıcak lodosun bu yıl daha az esmesine, kuzeybatıdan esen ve soğuk bir karaktere sahip karayelin baskın olmasına bağlıyor: “Sıcaktan korkarız, o zaman müsilaj da ürüyor ve bizim ağları yiyor.“
“Bu sene çok zor durumdayız” diyen Yavuz, “Çinekop yok, lüfer yok, istavrit yok, hamsi mi para edecek? İstanbul teknelerinin şu zamana kadar dayanmaları bile mucize. Eylül’deki müsilaj sırasında çalışamadı kimse. Hepsi Karadeniz’e gitti ama bu yıl Karadeniz de çok verimli değil. Şu sıralar çoğu Abhazya, Gürcistan kıyılarında…” diye konuşuyor.
2012’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren düzenleme ile Prens Adaları ve çevresi balıkların üreme ve barınma alanı olarak güvence altına alındı; endüstriyel avcılığa kapatıldı. Küçük ölçekli balıkçılar onlardan şikayet ederken, gırgır teknelerinde çalışanlar da mutsuz. Onlar için de sezon iyi geçmiyormuş. Adalar çevresinde avlanmak ve 24 metrelik ağ yasağının kalkmasını istiyorlar. Gerekçeleri, derin suda balığın azalması…
Buna karşın kendilerini ve meslektaşlarını eleştirmekten de geri durmuyorlar: “Bazen gerçekten çok acımasız oluyoruz. Hep tutalım, hep tutalım. Yavru veya yeterince büyümemiş balığı tuttuğunda, güverteye alma, geri denize ver. Böyle yapınca kendi oturduğun dalı kesiyorsun, sonra niye balık yok?
Karadeniz’de avcılık yapan Karaburun Kooperatifi’ndenAdem Doğru orada da işlerin yolunda gitmediğinden şikayetçi: “Çok kötü bir sezon geçiriyoruz. Bizim geçimimiz palamuttan ve bu sene palamut hiç olmadı.”
Karadeniz’de de müsilaj, Marmara kadar yoğun olmasa da görülmeye başlandı. Bu yıl yüzeyde bir müsilaj görüntüsü tespit etmemişler ancak Doğru, bu yıl deniz sıcaklıklarında “bir tuhaflık” olduğunu söylüyor: “Şimdiye dek çoktan soğuması gerekirdi ama sular çok sıcak. Alıştığımız, standartların çok üzerinde.”
Genellikle göç eden balıkları tuttuklarını ancak Karaburun açıklarında, bu yıl göç balıklarında ciddi bir azalma olduğunu belirtiyor. Palamut’un dışında çinekop, lüfer, torik de avlıyorlarmış ama bu yıl bu balıklarda da önemli bir azalma görülmüş.
Zeki Aslan, 50 yıldır balıkçılık yapıyor. Marmara Denizi’nin 2011 müsilajının ardından artık daha ‘belirsiz’ bir deniz olduğunu söylüyor. İki-üç yıl öncesine göre, av balıklarında yüzde 20’den fazla azalma olmuş. Aralık ayında da Kasım’a göre yarı yarıya azalmış. Bu yıl Marmara’da yine müsilajla karşılaştıklarını anlatan Aslan, “Yağ gibi bir şey, ağı kayganlaştırıyor, tekneye alamıyoruz, içindeki balıkların da hepsi ölüp gidiyor” diyor. Motorlarına da yapışan müsilaj için “japon yapıştırıcısı gibi” diye tarif ediyor, “Bir türlü yapıştığı yerden sökemiyoruz.”
2025 av sezonu için hiçbir beklentileri olmadığını anlatan yaşlı balıkçı, “Sezon bitti gibi, hamsi de Rusya sınırına gidiyor. İstavrit olur ama o da henüz ‘ince’ olduğu için Sahil Güvenlik ekipleri izin vermiyor. En güzelini de yapıyorlar, yoksa seneye ne yapacağız” diye konuşuyor.
Anlattığına göre, bundan 10 hatta beş-altı yıl önce bile çok daha zengin bir denizde avcılık yapıyorlarmış ama artık hamsi sezonu bitince uzak denizlere gidemeyenler için iş bitiyormuş. Dört-beş yıl içinde üç kez müsilaj nedeniyle sezonu erken kapattıklarını hatırlıyor: “Geçen sene erken bitirdik, bu sene de Marmara’da gördüm, herhalde yine erken kapatırız.”
Çoğu balıkçı gibi teknede maaşlı olarak çalıştığı için kendi gibi ‘işçi balıkçıların’ sezon erken bitince maaşlarını da alamadıklarını belirtiyor.
MBB’nin verilerine göre; 2021-2024 yıllarında Marmara Denizi’nde toplam 115 bin 616 denetim yapılmış, 28.1 milyon TL idari para cezası uygulanmış ve 84 gemi ile 719 av aracına el konulmuş. Balıkçılara ise toplamda 8 milyon 165 milyon bir destek yapıldığı belirtiliyor.
Konuştuğumuz küçük ölçekli balıkçılar, Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan verilen desteğin, teknenin büyüklüğüne göre 5 ila 9 bin TL arasında bir meblağ olduğunu söylüyor. Bu, müsilaj ya da benzeri bir olağan dışı durumda da değişmiyor. Bir teknede ortalama dört-beş kişi maaşlı olarak çalıştığı için bu meblağın onlar için pek bir anlamı yok, daha çok sembolik olarak görüyorlar.
Sarıyer’deki Balık Üreticileri ve Su Ürünleri Kooperatifi’nde konuştuğumuz gırgır teknesi sahibi Ahmet Torlak da bu senenin son yılların en kötü sezonu olduğunu anlatıyor: “Türkiye’nin temel av balığı hamsi ile istavrittir. Bu yıl Karadeniz’den istavrit geldi yine ama hem balık azaldı hem de yüzde 70’i yasal avlanma ölçüsünün altında. (Türkiye’de istavritin minimum avlanma boyu 13 cm) Hamsi ve çinekop da yok gibi bir şey. Yani ortada avdan çok avcı var.”
Bilim insanlarının Marmara’daki düşük oksijen seviyesi ve balık türlerinin ve sayılarının azaldığı saptamasına ise hiç katılmıyor, “Onlar hiçbir şeyi bilmiyor” diyor. Müsilaj ve nedenleri konusunda bilgili; arıtma sorunundan, kıyıların dolgu alanlarla çevrilmesinden bahsediyor ve suçun balıkçıların, özellikle de kendisi gibi endüstriyel balıkçılık yapanların üzerine atılmasının haksızlık olduğunu söylüyor. “Türkiye’nin bir balık ihtiyacı var bunu da birisinin karşılaması gerekiyor, bunu oltayla tutamazsın ki.”
Bu araştırma JournalismFund Europe’un desteğiyle hazırlanmıştır.
