Ön yargı
Hayat, doğumdan ölüme bir yolculuk.
Bu yolculukta yollarımızın kesiştiği bazı insanları unutamıyoruz. Unutamıyoruz çünkü; onların bizde bıraktığı izlerle devam ediyoruz hayat yolculuğumuza.
İlkokul arkadaşım Hatice, bu insanlardan biri. Ön yargıların, insanları ve toplumları nasıl kör ettiğini ve yalnızlaştırdığını bana o yaşlarda öğreten yol arkadaşım.
Ön yargı, bir kişi, grup ya da şey hakkında, yeterli bilgi edinmeden ve hiçbir deneyim kazanmadan, olumsuz ve yargılayıcı bir tutum almak. Bu tutum, mantıksal hiçbir temeli olmayan, değişime izin vermeyen, kalıp yargılardan ve duygusal tepkilerden beslenen, içtenlikle kendimize, düşünce-duygu- davranışlarımıza, içinde hayat yolculuğuna devam ettiğimiz topluma baktığımızda bize hiç yabancı gelmeyen bir tutum.
Ön yargılar, insanlarla aramıza zihinsel duvarlar örer. Bir grubu, topluluğu ‘öteki’ olarak kodlarız. ‘Öteki’ dediğimiz insanların, toplulukların yaşadığı acıları ve uğradıkları haksızlıkları göremeyiz. Onlar, sadece ‘öteki’ değil, ‘görünmez’ insanlar ve topluluklardır artık. Ön yargının dünyayı tehlikeli bir yere dönüştüren son aşaması, şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Hedef alınan ve ‘ötekileştirilen’ insanlar ve topluluklar, ‘insan olarak tanımlanmazlar’ ve onlara uygulanan şiddet, ‘hak edilmiş’ veya ‘gerekli’ bir eylem olarak görülmeye başlanır.
Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) yaptığı bir sıralamaya göre 20. yüzyılın en önemli 100 psikoloğu arasında 11. sırada yer almış olan psikolog Gordon Allport, ön yargıyı incelediği ve ‘Temas Hipotezini’ anlattığı Ön yargının Doğası isimli kitabında, doğru koşullar sağlandığında farklı gruplar arasında temasın ön yargıyı azaltacağını iddia eder.
İlkokul öğretmenimiz sınıfımızı, bilerek ya da bilmeden, psikolog Gordon Allport’un ‘Temas Hipotezini’ andıran bir şekilde kümelere ayırmıştı. Sınıfta sıralarımız, ortada yer alan masa etrafına dizilmiş, kümelerde yer alan bizler birbirimizin yüzlerine dönük olarak oturmakta, dersleri bu şekilde dinlemekteydik. Her küme kendi içinde birlikte ders çalışır ve birlikte hazırladıkları etkinlikleri tüm sınıfa sunardı. Rutin müfredat dışında; dayanışmayı, hem bir birey olarak kendimizin hem de ait olduğumuz kümemizin sorumluluğunu almayı, bu şekilde öğreniyorduk.
Hatice ile yollarımız bu kümelerden birinde kesişmişti. O, yoksul bir ailenin kızıydı. Okul önlüğü güneş ışığından solmuş, bedenine büyük geliyordu. Belli ki özel olarak o’nun için dikilmemiş, bir başkasının önlüğünü giyiyordu. Her gün taranmadığı anlaşılan dağınık iki örgü saçlarında hiç kurdele olmazdı. Sesi soluğu çıkmıyor, küme içinde varlığıyla yokluğunu ayırt edemiyorduk. Okuma-yazmayı da sökememiş, bu nedenle derslerde bir çoğumuzdan geride kalmıştı. Öğretmenimiz ‘Hatice’den sen sorumlusun, ona okuma-yazmayı sökmesi konusunda yardımcı ol’ demişti bana ve ben de şevkle -biraz da göğsüm kabararak- o’na teneffüs saatlerinde okuma-yazma öğretiyordum. Hatice ile bu temasımız sırasında alaycı bakışlara maruz kalıyorduk. Çünkü, hemen tüm sınıf, o’nu, ‘öteki’ olarak çoktan kodlamış, ‘bu kızdan hiçbir şey olmaz’, ‘tembelin teki’ damgasını vurmuştu.
Hatice için adeta işkenceye dönüşen bu atmosferin değişeceği o gün, öğretmenimiz bir haberle gelmişti sınıfa. Okullar ve daha sonra iller arası olarak devam edecek bir koşu yarışması yapılacağını duyurmuş, koşucu listesine isim yazdırmak isteyenlere bir çağrı yapmıştı. Oturduğu sıradan tüm sınıfın şaşkın ama bir o kadarda alaycı bakışları altında parmağını ilk kaldıran Hatice’ydi. Heyecanı, sevinci beni de harekete geçirmiş, koşucu listesine ben de adımı yazdırmıştım. Sonraki günler birlikte yarışacağımız günü beklemiştik.
Koşu yarışmasında Hatice’nin okul birincisi olduğu güne dair zihnimde hiç solmayan bir fotoğraf var; güneşli bir gün, gökyüzü ipeksi maviliğiyle üzerimizde parlıyor, okul bahçesine öğretmenlerimizin kendi ellerimizle bize diktirdiği zeytin fidanlarının etrafını çepeçevre koşuyoruz ve Hatice en önde, uçlarına yine kurdele takılmamış, dağınık iki örgü saçları cılız bedenine kanat olmuş uçarcasına koşarken, bizler arkasında nefes nefese kalmış, beyhude ona yetişmeye çalışıyoruz.
Ön yargı, bir kitabın sadece kapağına bakarak içindeki hikâyenin sıkıcı olduğuna karar vermek gibi, bir insanı sadece dış görünüşüyle değerlendirmek. Ön yargının zihnimize ördüğü duvarlarla sürdürülen hayat yolculuğu ise bir yolculuk değil, çıkmaz bir sokakta hapsolmak. Oysa gerçekten yaşadım diyebilmemiz için hayat yolculuğumuz, içinde; keşifleri, değişimi, gelişmeyi, tanımayı, anlamayı, dayanışmayı, paylaşmayı, koşulsuz sevgiyi, empatiyi, diyaloğu, hoşgörüyü barındırmalı, zihnimize ördüğümüz-örülen- ön yargı duvarlarını yıkmalıyız. Aksi halde, hep birlikte, her gün üretmeye devam ettiğimiz ön yargıların kayığına binerek güç kazananlar, dünyayı bugün olduğundan daha tehlikeli bir yer haline getirecekler
01-05-2026
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
