Yalnızlık korkusu
2010’lar yalnızlığımla yüzleştiğim yıllardı.
Olur olmaz anlarda iç sesim konuşmaya başlar, anlatacak ne çok şeyi varmış, şaşardım.
O yıllarda bir yürüyüş grubu ile doğa yürüyüşlerine katılırdım. Dağlara doğru tırmandıkça bitki örtüsü başkalaşır, bitki türleri çeşitlenir, renk cümbüşü içinde kalırdık. O günkü doğa yürüyüşümüzde, yalnızlığımı tüm çıplaklığı ile gördüğüm bir manzara ile karşılaşmıştım; bedeninin bir yanını yıldırım çarpması nedeniyle kaybetmiş, yemyeşil diğer yanıyla dimdik ayakta duran bir çam ağacıyla. İç sesim ‘bu benim, benim ağaç halim’ demişti.
Oysa o çam ağacı hepimizdik. Yalnızlığımızı ve yaralarımızı inkar edemezdik. Bu inkar bizi, insanlığımızdan eksiltirdi.
Yalnızlık, çoğunlukla bir duygu olarak bilinir ve gelip geçici sanılır. İnsanın varoluşunun bir sonucudur oysa. İnsanın bir ömür süren gerçekliğidir.
Hastalıklarla yüzleştiğimizde anlarız yalnızlığımızı. Yanı başımızda bizimle ilgilenen insanlar, bizimle sadece duygudaşlık – empati kurabilir ama hasta olan bizizdir. Bir yakınımızı kaybettiğimizde, kendi ölümümüz gelir aklımıza ve ölümlü olduğumuz gerçeği ile baş edecek olan da bizizdir. Yalnızlığımızı kabul etmekten başka çaremiz yoktur.
Yalnızlığımıza, insanın varoluş gerçekliği olarak bakmak, bizi diğer insanlarla yakınlaştırır. Yakınlaştırmalıdır. Çoğu zaman tersi olması baskıcı toplumların eseridir. Baskıcı toplumlar, yalnızlığını varoluşsal bir gerçeklik olarak kabul etmiş ve böylece özgürleşmiş insanları değersizleştirerek, izole ederek, hiçleştirerek cezalandırır. Yalnızlık korkusu içinde; sinik, bağımlı, edilgen insanlar yaratır.
O gün, o çam ağacıyla iç sesim arasında geçen sohbette böyle bir şeydi. Yıldırım, baskıcı bir toplumun imgesi olmuştu gözümde. Çam ağacını adeta ikiye bölen kararmış yarı bedeni, kurumaya yüz tutmuş dalları da baskıcı toplumun bize verdiği hasardı. Bedeninin canlı yanı ise hala dimdik ayakta durabileceğimize dair umut.
Aynı yıllarda neredeyse tüm kitaplarını okuduğum bir psikiyatrist- yazar var; Irvin D. Yalom. Mesleki kitapları yanı sıra, roman ve öykü kitapları da olan varoluşçu Irvin D. Yalom, insanın temel dört kaygısından söz eder; ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlam arayışı -anlamsızlık hissi-. Bu kaygıların bir ruh sağlığı sorunu olmadığını, bunların insan olmanın doğal sonuçları olduğunu ekler. İnsan olmanın doğal bir sonucu olan yalnızlığın kabul edilmesinin insanı özgürleştireceğini, böylece doğal kabul ettiği yalnızlığın kaygı olmaktan çıkacağını, kendine acımak, sürekli şikayetçi konumda kalmak yerine kendi yaşamına, düşüncelerine, eylemlerine yön verebileceğini öne sürer. Diğer ve çok bilinen söylemle ‘karanlıktan şikayet edeceğine bir mum da sen yak’ demektedir. Yalom’un hemen tüm kitaplarında, romanlarında ve öykülerinde işlediği ve insanın aynı zamanda sosyal bir varlık olması nedeniyle yaşadığı yalnızlık korkusu, kişisel yolculuğumda beni en çok hırpalayan kaygı olmalı. Sebebi, ‘78’ kuşağından olmam. 80 darbesi ile birlikte bir süre toplumla kuşağımız arasına örülen o kalın duvarların ardında kalmışlığımız. İzole edilmişliğimiz.
Bizim kuşak gençliğinde yıldırım çarpmışa döndürülmüş olsa da o muhteşem çam ağacı gibi bedenimizin bir yanı hep canlı kaldı. İç sesimiz susmadı. Bugün de olur olmaz anlarda konuşmaya devam ediyor: ‘Yalnızlığımız ve yaralarımız toplumla aramıza duvar örmedi aksine şimdi daha insanız ve insanlarla daha yakınız. Bütün insanlar özünde yalnızdır ama aynı zamanda et ve tırnak misali bu topluma aittirler. Bu toplumla aramıza duvar örmeye kalkanlar, başarısız oldunuz, bu yakınlıktan ne kadar korksanız da bir faydası yok…’
Küçük bir not: Irvin D. Yalom’un roman ve öykü kitaplarının okunması dileğiyle.
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
