Kurbağalar, erik ağacı ve insanlar
Dünyayı hep sevdim.
Olduğu gibi, nasılsa öyle kalsın istedim.
Çocukluğumu kıyısında geçirdiğim dere; içinde kurbağalar, irili ufaklı renkli taşlar, etrafında kendine has bitki örtüsüyle nasıl da güzeldi. Değil kurbağalarına, tek bir taşına zarar gelsin istemez; yerinden oynatılan taşı içim titreyerek tekrar eski yerine koyardım.
Bir gün erkek arkadaşlarımdan birkaçı, derede yaşayan kurbağaların etrafını taşlarla çevirmiş, hapsedildikleri yerde bazı yavru kurbağaların bacaklarını kopararak, onları ölüme terk etmişti. Çocuk yaşta yaşadığım o dehşet anını hiç unutmam.
Bu travmatik anıya rağmen dünyayı sevmeye hep devam ettim. Dünyayı; yani toprağı, suyu, havayı, bitkileri, hayvanları ve insanları. Dünyayla aramda hiç azalmayan, aksine artan bu sevgi bağı, yaşım ilerledikçe şöyle bir düşünceye evrilmişti; ‘dünya; toprak, su, hava, bitkiler, hayvanlar ve insanlar, biz onları ayrı ayrı algılasak da tek bir canlı organizmadır’ Meğer, bu düşüncemin felsefede bir karşılığı varmış. Bu düşünceye en yakın felsefi görüş, Gaia Hipotezi olarak adlandırılıyor. Gaia Hipotezine göre; ‘dünya; canlılar, okyanuslar, atmosfer ve toprakla birlikte kendi kendini düzenleyen bir sistem, bir organizma gibi çalışır’
Dünyayla aramdaki sevgi bağının bir diğer öznesi erik ağacıyla; dere kıyısına yakın evimizden, daha ‘üst sınıf’ ailelerin yaşadığı başka bir mahalledeki yeni evimize taşındığımızda tanışmıştım. Yeni evimizin, Ula evlerinin ‘saklı bahçelerine’ benzer şekilde arka cephesinde bir bahçesi vardı. Erik ağacı bahçemizin tek ağacıydı ve dalları ikinci katın balkonunu aşmıştı. Meyvesi boldu. Ancak, başlangıçta tamamı toprak olan saklı bahçemiz, birkaç yıl sonra yarısı beton, ondan birkaç yıl sonra da tamamı beton bir avluya dönüşecekti. Yıllar içinde, babaannem karanfil saksılarını tanıdıklarına dağıtmak zorunda kalacak, biber ve domates yetiştirecek toprak bulamayacak, bahçenin duvarına yaslanmış yasemin giderken kokusunu da alıp götürecekti. Sona kalan, gövdesine sarılarak dallarına defalarca tırmandığım, meyvesini yediğim erik ağacının kesilmemesi için çok direnecek, neden kesileceğine dair sorularıma annemden, ‘yaprakları ve meyveleri avluyu kirletiyor’ yanıtını alacaktım.
Ne ölüme terk edilen kurbağalar ne de hiç yoktan yok edilen erik ağacının kaderi, dünyaya küstüremedi beni. Bugün de aynı fikirdeyim; ‘Dünya, yani toprak, su, hava, bitkiler, hayvanlar ve insanlar; tek bir canlı organizmadır. Atmosfer akciğerlerimiz, okyanuslar kan dolaşımımız, toprak derimiz, tüm diğer canlılarla biz insanlar bu canlı organizmanın hücreleriyiz’ çünkü; ben kendimi çocukluğumdan bugüne hayatımın hiçbir aşamasında dünyadan ayrı algılayamadım, algılayamıyorum.
Bazı kötümser bakış açıları, bu büyük organizma içindeki insanları, doğayı değiştirme güçlerini kullanarak ormanları yok ettikleri, iklimi bozdukları, türlerin yok olmasına neden oldukları için –ki bu tespitler doğrudur- kontrolsüz büyüyen kanser hücrelerine benzetmekte. Ben, tüm bu yıkımların sorumlusunun insanlar olduğu tespitine katılmama rağmen, bu büyük organizma içinde insanların, yıkmak için değil; anlamak ve doğal dengeyi korumak için var olduklarını düşünüyorum. Yanlışlarından döneceklerine inanıyorum. Dünyayı sevmek, doğanın haklarını kabul etmek; kendimizi de sevmek, kendi haklarımızı da savunmak çünkü.
Sorun, insanların kendilerini, doğanın dışında bir yere koymaları sanırım -bazı insanların kendilerini, doğanın hâkimi olarak görmelerinden söz etmiyorum bile- Oysa kendisinin farkında olan samimi her insan; dere kıyısında yaşayan kurbağalardan, erik ağacından ya da tüm ağaçlardan, can dostlarımız kedi ve köpeklerden, bahçelerimize bıraktığımız kedi mamalarını gizlice yemek için gelen kirpilerden, evlerimizin bacalarına yuva kuran baykuşlardan; tüm canlılara hayat veren sudan, doğada mevsimine göre topraktan başını çıkaran ottan, çiçekten, böcekten farklı olmadığını, doğanın bir parçası olduğunu ve ancak bu büyük organizmada hayatta kalabileceğini görür.
Tek bir endişem var: insan nesli; dereleri, kurbağaları ve erik ağaçlarını tanıyamadan, onlarla ortak bir hikâyede buluşamadan büyüyor artık. Bu duruma dur demenin, çocuklarımızı doğayla yeniden buluşturacak projeler oluşturmanın, doğa yıkımına son vermenin vakti geldi de geçiyor.
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
