Dünya ile dostça vedalaşma
Ölümle tanışmam 5-6 yaşlarımda, Fato tete’nin –tete, Rumeli Türkçesinde teyze demektir- ölümüyle oldu. Annemin teyzesi olan Fato tete, çok yaşlanmadan hastalanmış, hastalığı kısa sürmüş, bir yaz günü ölmüştü. O tarihlerde cenazeler -daha çok da kadın cenazeleri- evlerde yıkanırdı. Fato tete’nin cenazesini de kendi evinin bahçesinde yıkamışlardı.
Nasıl olduysa, o gün o bahçede ben de vardım. Bir ara Fato tete’nin cenazesini özenle yıkayan kadın topluluğunun arasına dalmış, onun toprağa verilmeden önceki son halini görmüştüm. Sonraki yıllarda yaşadığım doğal ya da doğal olmayan ölümlerin ardından beni daha dirençli kılan Fato tete’nin o andaki görüntüsü zihnimde bir fotoğraf olarak kayıtlı;
“Onu yıkayan kadınlar uzun saçlarını özenle iki örgü yapmışlar, saç örgülerini iki omzundan göğüslerinin üzerine bırakmışlar, göğüslerinin hemen altında birleştirdikleri ellerinin arasına da çiçekler tutuşturmuşlar.”
“Fato tete’nin yüzü ise ölmemiş de güzel bir düş görüyormuşçasına huzurlu ve belli belirsiz gülümsüyor…”
Nasıl bir ölü olmak istediğim sorulsa, hiç düşünmeden ‘Fato tete gibi’ diyebileceğim bu güzel görüntü -fotoğraf- zihnimin derinlerinde dursun, benim bu yazıyla asıl irdelediğim şey şu;
Ölümlü olduğunu bilen insanlar, neden bu bilgiyle daha bilge bir yaşam sürdürmek için çabalamaz?
Halk arasında ‘bir ayağı çukurda’ denen koca koca adamlar -bir gün ölümün onları da hayattan koparacağını bile bile- öldükten sonra arkalarında güzel izler bırakmak için çabalamak yerine, kendilerinden sonraki dünyayı şekillendirmek, üstelik daha kötü bir dünyaya çevirerek şekillendirmek için ömürlerinin son günlerine değin kötülük yapmaya neden devam ederler?
Kim oldukları malum bu adamlar neden kendi ölümleriyle yüzleşmek istemezler?
Kendi ölümleriyle yüzleşerek daha sonra da dünya ile dostça vedalaşmayı istemek, onlar için neden bu kadar zordur?
Yoksa kendi ölümleriyle yüzleşmeyi zamanında yapamamış olmaları mı engeldir buna?
Kendi ölümüyle yüzleşerek dünya ile dostça vedalaşmayı seçmiş büyük yazar Lev Tolstoy geliyor insanın aklına. Lev Tolstoy, ölümünden yaklaşık 30 yıl önce (1910) İtiraflar isimli kitabını yazmış, bu kitabıyla kendisini, kendi ölümüne hazırlamıştır. Kitabında, ‘Hayatımın anlamı ne? Bir gün öleceksem, neden yaşıyorum?’ sorularına yanıt aramıştır. Kendisi açısından bu sorulara bulduğu çözüm; kendi ölümüyle yüzleşmesinden önceki benliğine veda etmek olmuş; son derece zengin olan Lev Tolstoy tüm malını mülkünü dağıtmaya, vejetaryen olmaya, kendi ayakkabılarını dikmeye ve telif haklarından vazgeçmeye karar vermiştir. Ölümüne değinde bu kararlarını tek tek uygulamıştır.
Felsefe ve edebiyat dünyasında onun İtiraflar kitabına dair; ‘Bu kitap, ‘nasıl ölüneceğini’ öğrenmek için ‘nasıl yaşanacağını’ yeniden kuran bir manifestodur’ denmektedir.
Her birimizin birer Lev Tolstoy olmasını beklemek yanlış olsa da kendi ölümümüzle yüzleşmemiz, anlamlı bir hayat yaşayabilmemiz için şart. Lev Tolstoy, bize bu yüzleşmeyi yapmamız konusunda bir ilham sadece. Kim bilir belki de kendi ölümümüzle yüzleşirken bizler de -Lev Tolstoy kadar radikal olamasak da- kendi hayatlarımızda önemli bazı değişiklikler yapmaya karar verebiliriz.
Yazımın tam da bu noktasında Fato tete’nin trajik ama güzel ölüsünün sadece bir görüntüden ibaret olmadığını anlatmam gerekir. Çünkü Fato tete’nin ölüsü kadar hayatı da güzeldi. Merdivenlerden çıkılarak girilen bahçesi teneke kutularda çeşit çeşit çiçeklerle, büyük dut ağacının gölgesiyle karşılardı bizleri. Yaz yağmurlarında onun bahçesindeki bu dut ağacına tırmanarak dut yemek çocukluğumun en güzel anılarındandır. Bir yandan yağmurda ıslanırken bir yandan da avuç avuç yediğim dutların tadı hala damağımdadır.
Tek kızı henüz evlenmemiş, hiç torunu olmayan Fato tete kız kardeşi olan anneannemin torunları olan bizleri, kendi öz torunları gibi karşılar, yazın bahçesinde asma ağacının altına, kışın evinin kuzinesi her daim yanan sıcacık sofasına kurduğu sofrada hepimizi beslerdi. Bir kedilerini bir de bizi beslemeyi çok sevdiği her halinden her tavrından belli olurdu. O’nun yanında ve özenle hazırlanmış sofralarında kendimizi değerli hissederdik.
Bize kendimizi değerli hissettiren ve onun bu davranışını hayatlarımıza taşıyarak yetişkinliğimizde yanımızdaki insanların kendilerini değerli hissetmelerini sağlayacak şekilde davranmamızın önünü açan, bizlere örnek olan bu yaklaşımının kıymetini şimdilerde daha iyi anlıyorum. Meğer Fato tete, ölümünün ardından dünyaya nasıl da güzel bir iz, bir mesaj bırakmış…
Şunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek; ölüm acı vericidir ama ölümlü olduğumuzu bilmek ve henüz hayattayken korkmadan kendi ölümümüzle yüzleşebilmek; sonraki yıllarımızda bizi daha iyi bir insan, hayatlarımızı da daha anlamlı kılar. O halk arasında ‘bir ayağı çukurda’ denilerek anılan koca koca adamların kötülüklerine direnebilmemizin ve iyiliğin kazanmasının tek yolu belki de budur;
“Kendimizi bir gün öleceğimiz gerçeğine şimdiden hazırlamak, kendi ölümümüzle yüzleşmek, bu deneyimle hayatlarımıza yeniden yön vermek.”
Bir yakınımın ölümünün ardından soluk almak için çıktığım balkonumda, orada yetiştirdiğim ve birkaç gün önce çiçek açmaya başlayan sardunyaların kırmızısındaki değişimi hiç unutamadım; onlara ölüm gerçeğiyle birlikte baktığımdan olmalı, gözümde daha canlı, daha güzel bir kırmızıya dönüşmüşler, bu bambaşka güzellikleriyle beni doyasıya ağlatmışlardı…
Küçük bir not: Lev Tolstoy’un ‘İtiraflar’ ve ‘İvan İlyiç’in Ölümü’ isimli kitaplarının okunması dileğiyle.
