Renklerin insanların üzerinde yarattığı etkiden söz etmek olağan bir durum haline geldi.
Çakroloji ve auralar da kendimizi renklerle anlamlandırmamız için bir araca dönüştü. Spiritüel dünyanın bilimsel gerçekliklerle açıklanması ne yazık ki mümkün değil, bu alana dair bilimsel çalışma yapmak da zaten ne kadar olası orası da bilimsel uzmanlığımız olmadığı sürece meçhul bir konu.
Ancak kırmızıya odaklanacak olursak eğer kök çakrayı temsil eden bu renk, insanın da spiritüel yolculuğunda ilk aşama olarak görülüyor. Kök çakra babayla da temsil ediliyor ve köklerimizi güçlendirmek için babamızla olan problemlerimizi kendi içimizde bir şekilde çözmemizi de önceliklendiriyor. Kırmızı ile başlayıp mor renge ulaşmayı hedefleyen bu yolculukta kendi boyutumuzu ve rengimizi de sorgulamamıza alan açan çakralar, izlediğim bir tiyatro oyununa farklı bir gözle bakmamı sağladı.
9 Haziran Salı akşamı Inspera’da Kolektif 4’ün tiyatro ve plastik sanatları harmanladığı “Kırmızı” oyununa Tao Ulusoy’un davetiyle katıldım. Kırmızının özellikle yoğun duyguları çağrıştıran koyu tonlarıyla harmanlanmış eserlerini incelerken soyut bir zihin dünyasına çekildiğimi hissettim.
Kırmızı elbisemle katıldığım etkinlikte, kırmızının benim için ne ifade ettiğini düşündüm. Düşüp yaraladığımda dizlerimde kendini gösteren renk, annemin kılcal damar çatlamalarından dolayı “kırmızı yanaklı” olarak tanımlanmasına yol açan renk, Hande Yener’in çocukluğumu hatırlatan sevdiğim şarkısındaki o renk.
Köklenme ihtiyacını temsil eden bu renk bana en çok annemi hatırlatır mesela. Boşandıktan sonra kendi gücünü daha fazla hatırlayarak motosiklet kullanmayı öğrenen annemin motosikletinin rengi, yanaklarının rengi gibi kıyafetlerinin de rengi, memleketi olan Iğdır’ın al elmasındaki renge bağlanan bir dünya.
Eserler arasında siyah bir kapının açtığı kırmızı bir dünya ile ters dönerek renklerin dağıldığı duvar, yoğunluğunu üzerime boca ederken kendi köklerimi düşündüm.
Resim ve heykellerden oluşan eserleri inceledikten sonra Ressam Mark Rothko’nun asistanı Ken ile arasında geçen muhtemel diyaloglar üzerinden sanatın metalaşması ve sanatçının eseriyle olan gerçek ilişkisini tekrar hatırladığı bir senaryonun anlatıldığı tiyatro oyunu sahnelendi.
Ken’in anlatıcı rolüyle dördüncü duvarı daha oyunun en başında yerle bir ettiğini görüyoruz. Sanatçı ile arasındaki zıtlığı ise hem kuşak çatışmasıyla hem de üslubuyla gördüğümüz Ken, ressam olmak isteyen ve Rothko’dan öğrenmeye çalışan genç bir sanatçı adayı. Rothko’nun asistanlığını yaparken Ken, sanatçının sanata verdiği önem ve sanatın ticarileşmesinin para kazanma kaygısıyla çelişkisini fırça darbeleriyle yüzümüze sıçratıyor.
Renklerin gücünü anımsatan bir sanat filmi serisi geliyor aklıma ansızın. Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi’nde Fransız bayrağının renkleri yer alıyor. Mavi, beyaz ve kırmızı…
Bu oyunda da renklerin gücünü iliklerimize kadar hissediyoruz. Kırmızıya yüklediğimiz anlam bir devinim içinde bizi kendi köklerimizle tıpkı Rothko ve Ken’in yüzleştiği gibi yüzleştiriyor. İki zıt karakterin ve kuşağın köksüzlüğü yüzleşme anının ardından dönüşmeye başlıyor.
Oyun, bu çelişkileri ikili arasındaki diyaloglarla zihnimize kazıyor. Rothko, “Asıl mesele her zaman trajedidir” derken eserlerindeki güçlü anlamı bize özenle fısıldıyor. Siyah rengini bir korku kaynağına dönüştüren Rothko, “Kırmızıyı siyaha çevirmeye çalışıyorlar” ifadesiyle bir tepki ortaya koyarken, Ken onu “Siyah her zaman orda, Matisse’teki şerit gibi” ifadesiyle yanıtlar.
Ken, Rothko’ya siyahı neden ölümle bağdaştırdığını sorgularken Van Gogh ve Matisse’in yaşamının son yıllarındaki eserlerini canlı renklerle üretmesini hatırlatır.
Rothko’nun siyah renk ile ölüme dair olan korkusunu fark ettirir bize.
Sanatın metalaşmasını ve ticarileşmesini eleştiren Rothko’ya “Sanatçılar aç mı gezsin?” sorusunu yönelten Ken, “Evet aç gezsinler, ben hariç” yanıtını alır. Sanatçını çelişkisini ve kibrini bu diyalogla bize gösterir.
Konu siyahtan beyaza dönerken bu defa Rothko, Ken’in kendi korkusuyla yüzleşmesini sağlar. Ebeveynlerinin öldürüldüğü eve giren Ken’in penceredeki karları anımsadığı an beyaz renge yüklediği anlamı izleyiciye gösterir. Ayrıca Ken kardeşiyle yetiştirme yurduna verilmelerinden söz ederken “Bizi hiç ayırmadılar ama kök salamadık” der. Bu ifade kırmızının kök çakra ile olan ilişkisini düşündürdü.
Bu oyunda renklerle kurulan ilişki, kendi yaşantımda mor rengiyle kurduğum bağı anımsatıyor bana. Yakın arkadaşlarımın “Songül moru” diye bir tanımlama yapmasına yol açan bu bağ, kendi travmalarımla harmanlanıyor aslında. Yıllarca elde etmesi zor bir renk olduğu için burjuvanın hakimiyetindeki bu renk, zaman içinde kadın hareketini temsil eden renge dönüştü. Gücün simgesi olmaktan gücün tahakkümünü ortadan kaldırmaya çalışan renge bu geçiş kahramanın yolculuğu şeklinde tanımlanabilir mi acaba?
Sanat da her şeyde olduğu gibi değişim ve dönüşüm geçirir. Sanattaki kuşak çatışmasını da odağına alan bu oyunda, Rothko’nun genç sanatçıları ciddiyetsizlikle suçladığını görüyoruz. Bu noktadan sonra kendi de genç bir sanatçı olan Ken, en az bordo kadar yoğun bir kırmızı duyguyla kabarmış halde patlar: “Onları ciddiyetsizlikle suçlayamazsın!”
Sanatın popülerleşmesine ve genç sanatçıların sadece ana odaklı üretim yapmasına tepki gösteren Rothko’ya “Sanat popüler olmasın mı?” sorusunu yönelten Ken, şu yanıtı alır: “Sadece popüler olmaması gerekiyor.”
Rothko, sanatın güzel bir resim yapmakla ilgili olmadığını “Ben senin kalbini durdurmaya geldim, düşündürmeye geldim. Güzel resimler yaptırmaya değil” sözleriyle ifade vurguladı.
Ken ise “Herkes sanatın bu kadar acıtmasını istemek zorunda değil” ifadesiyle kuşak çatışması yaşayan ikili arasındaki çelişkiyi tam anlamıyla ortaya koymaktadır. İnsan benliği katı sınırlar koymaya çok yatkın. “Sanatçı kimdir?” sorusu da işte bu sınır koyma isteğinden doğar. Her şeyde olduğu gibi sanatta da kimin sanatçı olduğu ya da sanat eserinin ne olduğu tartışması hiç bitmemiştir. Peki toplumsal sorunlara sıklıkla başkaldıran eserleri düşünürsek, sanatın da kendisini sınırlayan bu tanımlara başkaldırmasını beklemek çok mu sıra dışı olurdu?
Oyunun sonlarında Rothko’nun parasını almayı reddettiği eserle ilgili nüansı da bize hatırlatan eser, sanatçının eserlerine duyduğu sadakati tekrar anımsadığı bir sahne oldu.
“Sence beni affederler mi” diyerek eserleriyle kurduğu duygusal bağı izleyiciye hissettiren Rothko’yu Ken “Onlar yalnızca bir resim” ifadesiyle yanıtladı. Ardından Rothko gerçek hayat hikayesinde yer bulan o ikonik olaya imza atar ve eserinin satılmasından dolayı elde edeceği kazançtan feragat eder.
“Siyah kırmızıyı yuttu” işte tam da bu söz beni çarpan ve zihnimde kalıcı yer edinen bir alıntı oldu. Sahnede elinde fırçayla cam tuvali kırmızıya boyayan sanatçılar gibi, rengin rengi yutması ahenkle yankılandı.
Sakarya Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Fakülte gazetesinde foto muhabirliği yaptıktan sonra National Geographic dergisinde staj yaptı. Veri Gazeteciliği, Kadın Hakları ve Gazeteci Hakları alanında eğitimler aldı. Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteci Derneği üyesi. Kayıt Dışı Sohbetler isimli podcasti hazırlıyor. Aynı zamanda Bodrumlu Gazeteci isimli sayfasıyla sosyal medya haberciliği yapıyor.
