Öğrenilmiş Çaresizlik
Diğer günlere kıyasla daha erken bir saatte uyandı. Her sabah yaptığı gibi; elinde sabah kahvesi fincanı, ön cephesi iki büyük portakal ağacının yeşil örtüsü ile kaplı, balkona çıktı. Mevsimi gelmiş, portakal ağaçları yeni yeni çiçeklenmeye başlamıştı. Portakal çiçeklerinin insanın içini ferahlatan kokusunu içine çekerken, kahvesini yudumlamaya başladı.
Balkonun diğer köşesinde yer alan ve uzun zamandır boş duran ahşap köpek kulübesinde, 15 gün kadar önce doğum yapan bahçelerinin kedisi Havuç -adını havuç rengi tüylerinden almıştı-, beş yavrusu ile koyun koyuna uyuyordu.
Havuç, her biri kendisine çok benzeyen, altı yavru getirmişti dünyaya ama biri, doğumdan birkaç gün sonra ölmüştü. Ölü yavru kediyi bulduğu an geldi kadının aklına. Küçücük ölü bedeninin etrafını karınca sürüsü sarmış halde, köpek kulübesinin girişinde bulmuştu onu. Karınca sürüsünün diğer yavrulara ilerlemesini önlemek için, ölü yavru kediyi hemen oradan almış, bahçeye gömmüşlerdi.
Bahçede ikinci bir kedi ailesi daha vardı. Diğer bahçe kedisi Korsan -yüzünün bir tarafı siyah tüylerle kaplı olduğu için ve sol gözü siyah tüyler nedeni ile bir korsan gibi bantlanmış görüntüsü verdiği için ona bu adı vermişlerdi- da bir gün önce doğum yapmış, birbirinden güzel beş yavru getirmişti dünyaya. Kadın, doğumunun yaklaştığı günlerde ona kıyamamış, güvende olmasını isteği için bahçede yer alan ve ofis olarak kullandığı ağaç eve yerleştirmişti onu ve oda doğumunu ağaç evde yapmıştı.
Balkonun merdivenlerinden indi, portakal ağaçlarının arasından geçerek, kapısı kilitli ağaç evi açtı, içeri girdi. Korsan, ağaç evin -aynı zamanda ofisinin- en gizli ve güvenli köşesi olan, kırmızı çekyatın arkasında, çekyat ile köşe duvar arasına girmiş, dört yavrusunu emziriyordu. Çekyatın arkası yeterince aydınlık değildi, cep telefonunun fenerini açarak, beşinci yavruyu görmeye çalıştı. Beşinci yavrunun onlardan 15 santim kadar uzakta, tek başına ve hareketsiz bir şekilde yattığını gördü. Güçlükle kolunu uzattığı çekyatın arkasında, parmaklarının ucuyla beşinci yavrunun bedenine yavaşça dokundu; buz gibiydi. Yavru kedinin ölmüş olduğunu düşündü, bir an bocaladı ama sonra ölmüş olduğundan emin, telaş ve üzüntü içinde, hızla eve, eşinin yanına gitti;
‘Korsan’ın da Havuç gibi bir yavrusu ölmüş, onu oradan almamız lazım’ dedi. Bunları söylediği sırada, Havuç’un ölmüş yavrusunun etrafını saran karınca sürüsü gelmişti gözlerinin önüne, aynı görüntünün tekrarlamasını hiç istemiyordu.
Bu kez birlikte, evin arka cephede yer alan ana kapısından, portakal ağaçlarının etrafını hızla dolaşarak ağaç eve gittiler. Yavru kedi hala hareketsiz ve soğuktu. Buna rağmen eşi, sakin ve alçak bir sesle; ‘henüz ölmemiş olabilir’ dedi. Kadın, susmakla yetinde ve inanmaz gözlerle baktı ona.
Eşi, mücadeleci ve inatçı bir kişiliğe sahipti ve şimdi de aynı tutumu sergiliyordu. ‘Ölmemiş olabilir’ dediği sırada, çekyatı duvardan odaya doğru çekmiş ve arkasına geçerek eline aldığı yavru kediyi kadının iki avucunun içine bırakmıştı. Ardından hızla eve geri döndü, arabanın anahtarını almış, kadına ‘Bakkala gidiyorum, süt alacağım, sen yavruyu eve götürür müsün?’ diyerek bahçe kapısından çıktı. Tüm bunlar bir dakika ya sürmüş ya sürmemişti.
Avuçlarının içinde çoktan ölmüş olduğunu düşündüğü kedi yavrusuyla eve geçen kadın, yavruyu mutfak masasına serdiği bir havlunun üzerine yatırdı ve beklemeye başladı. Bekleme süresince kendisini tekrar tekrar yokladı; içinde umudun zerresi yoktu. Geçen bahar, veterinere yetiştirdikleri kedi yavrusu da ölmüştü. ‘Ne yaparsak yapalım, sonuç değişmiyor’ diye düşündü.
Karamsar düşüncelere dalmış, eşinin geldiğini fark etmemiş, bu arada eşi, elinde getirdiği sütün bir kısmını bir çay bardağının içinde su ısıtıcısında (kettle) ılıttığı suyla seyreltmiş, hareketsiz yatan yavru kedinin küçücük ağzını parmakları ile aralayarak, pipet yardımıyla onu bu karışımla beslemeye başlamıştı. Ilık suyla seyreltilmiş süt, yavrunun burnundan geri fışkırıyor, yavrunun yüzünü temizleyip, bir süre bekledikten sonra, beslemeye devam ediyordu.
Kadın kendini toparladı, hem bir ihtimal henüz ölmemiş olan yavru kedinin boğulmasını önlemek hem de eşine yardım etmek niyetiyle, yavruyu iki avucunun içine aldı. Eşi; ‘Böyle daha iyi, hem besleniyor hem ısınıyor’ dedi yine sakin ve alçak bir sesle.
Yavru kedi kadının avuçlarında ısınmış, ağızdan beslenmenin etkisi ile de bir anda hareket etmeye başlamıştı. Bu sırada eşinin; ‘Yaşarsa adı Güçlü olsun’ dediğini duydu.
Güçlü yaşadı, yaşıyor.
Korsan’ın yavruları bir ayı doldurduktan sonra, iki kedi ailesini, ön cephesi iki büyük portakal ağacının yeşili ile kaplı aynı balkonda bir araya getirdiler. Güçlü, kardeşleri ve yeğenleri ile balkonda koşuyor, oynuyor. O’nun hayata geri dönüşü ve ardından iki kedi ailesinin tam bir uyum içinde aynı balkonda yaşayabiliyor olması; kadını, umut hakkında yeni baştan düşünmeye zorladı. Eşinin, sonuç ne olursa olsun, onun kendi deyimiyle ‘doğru olanı’ yapması ve Güçlü’nün hayata tutunması olasılığını heba etmeden ‘elinden geleninin en iyisini yapmaya çalışması’, umudun boş bir beklenti olmadığının, umudun bir mücadele, bir eylem ve emek olduğunun kanıtıydı.
Kadın, sonraki günlerin sabah kahvelerinde, 10 yavru kedinin ayaklarının dibinde heyecanla koşuşturduğu, buldukları anneyi emdikleri o muhteşem anlarda sık sık; başına gelen olumsuz olayları kontrol edemeyeceğini ve değiştiremeyeceğini kabullenmiş, ‘ne yaparsam yapayım sonuç değişmiyor’ diye düşünen, pasif, umutsuz, ‘öğrenilmiş çaresizlik’ olarak adlandırılan ruh halini artık aşmak zorunda olduğunu düşündü.
Küçük bir not: ‘Öğrenilmiş çaresizlik’ kavramı psikolog Martin Seligman tarafından dile getirilmiştir. Martin Seligman bu kavramdan yola çıkarak ‘Pozitif Psikoloji’ akımını kurmuş; çalışmalarında umut, iyimserlik, psikolojik dayanıklılık konularına yönelmiş ve bu çalışma sonuçlarını ‘Öğrenilmiş İyimserlik’ isimli kitabında toplamıştır.
Sen de Gündem Fethiye'ye abone ol, gerçeğin yanında ol!
